Aydın Dediğin

Etrafımızda duyarız aydın derler adına hani “entellektüel bilgi birikimi” ile gelir bu adamlar, bilgi birikimi var denir bu insanlara. Şehrinize gelir belki bu adamlardan bir tanesi. Konferans verir size, hikayeler anlatır şiirler okur. İyi insanı anlatır, doğru yolu anlatır, nasıl yaşanılması gerektiğini anlatır. Güzel şeylerden bahseder, geçmişe ikide laf atarak birilerini över de över alttan alta. İsmi lazım olmayan bir kişi yine bu argümanlar ile yaşadığım şehre geldi de oradan bahsi açıldı konunun.

Elbette şu günlerde bir “akil insanlar” polemiğidir gidiyor bildiğiniz gibi. Medya tarafından yaratılan bu aydın grubunun ne kadar aydın olduğu, ne kadar dürüst ve düzgün insanlar olduğu konusunda şüpheler var haliyle. Bir kere, toplumumuz bir çok şeyde olduğu gibi aydının, entellektüelliğin, düşünce akımının ve sanatın ne olduğundan habersiz ne yazık ki.

Bu yaratılan sahte aydınların düşüncelerini eleştirmek veya karşı çıkmak ise benzer düşünce tepkileriyle değil, güç kullanarak bastırılmaya çalışılıyor ülkemizde. Ve düşünce olarak eleştiri bile yöneltilmiyor aslında. Çoğu aydın ise sesini çıkartmıyor olanlara, yaşananlara karşı. Olaylara sessiz kalıp, ülkenin sanatçı veya aydın kesiminde hala yer almak mümkün müdür? Düşüncesini dile getirmekten korkmak ve ortalığı namus kavramından yoksun olan bu kişilere bırakmak doğru mudur?

Ve halkın sesi olması gereken bu insanlardan sesini çıkaranlar susturuluyor ise bir şekilde, bunda halkımızın da suçu elbette vardır. “Herkes işini yapacak, davulcu davulunu çalar, üniversite hocası dersini verir araştırmasını yapar, çoban ineğini güder ise karışıklık çıkmaz. Ortalığı karıştırmaz isek gerçek demokrasiye ulaşırız. Demokrasi işte budur” diyen adam aydın olur mu? Gelip bana ne katabilir? Yöremize ziyarete gelip konuşma yapan bir şahıs mesela sözü “yetim hakkının önemi” ile başlatıp “afrikadaki insanlara da yardım edelim” “açsak sadaka verelim” ile bitiren güzel abimiz, kendi gazetesinde 13 yaşındaki kıza tecavüz eden adam hakkında neden bir iki kelime bile eleştiri getirememiştir? Ben şimdi o akşam oraya çıkıp “siz bu tecavüz olayı ile ilgili “aslında o gün kendisine ilaçlı gazoz içirmişler, olayları hatırlamıyormuş komplo bunlar” demiştiniz, gelip burada yetim hakkı falan neyi anlatıyorsunuz?” desem yanlış mı yapmış olurum? Ne yazık ki bu kişiler her yerde, toplumun mevki sahibi insanları bu adamları dinliyor. Belediye başkanları, müdürler, öğretmenler, gençler, kaymakamlar…

Yetimlerin hakkını bize anlatacağına, şak şakçılık yaptığı hükümete ve çalışanlara anlatsa daha iyi olacak sanırım. Bunlar ile ilgili iki yazı koyacağım peş peşe Mumcu’nun kaleminden. Namus ve Toplum üzerine yazılan iki yazının iyi okunması ve anlaşılması dileğiyle. İsmini yazmaya gerek görediğim kişide belki denk gelir okur buraları bir gün. Tabi namusu, her fırsatta bacak arasına getiren bu adamların işlerine gelince nasıl gazozları üçyüzmilyonbaloncuk şeklinde açıp içtikleri insanın midesini bulandırsa da okusun yine de;

Namus

Namus, toplumdan topluma, insandan insana değişen göreceli bir kavramdır. Genellikle birisi hakkında;

Nasıl adamdır?… diye sorulunca;

Çok namusludur… diye cevap verilir. Yani,

Evinde barkında, işinde gücünde, içkisi kumarı yok… gibi ortalama tanılar verilir hep.

Namus konusu Türkiye’de hep cinsellikle bağlantılı olarak kullanılır. Namuslu olmak, cinsel konularda düzen dışı yaşamın içine girmemek demektir bir bakıma. Kadının namuslusu erkeğine bağlı olanı, erkeğin namuslusu da karısından başka gül koklamayanıdır. Kapalı toplumlarda bir mahallenin sakini kendini çevredeki olaylardan sorumlu tutar. Mahalleden birinin kızı gece delikanlı ile görülmüş ise;

Mahallenin namusu… diye mırıltılar başlar. Bunlar aslında, çevrenin tutucu koşullarıyla bastırılan cinsel içgüdülerin bir çeşit tepkisidir…

Mahallenin namusu bizden sorulur… gibi kabadayılıkla karışık namus bekçiliğinin de temelinde çok kez doyurulmamış cinsel içgüdüler yatmaktadır.

Devlet dairelerinde bazı müdürler içinde,

Namuslu adam… denir. Bu da, müdürün rüşvet yemediği, kimseye haksızlık yapmadığı anlamında kullanılır. Çünkü artık toplum öylesine bir çöküntü içine girmiştir ki, rüşvet yememek bile en büyük erdemlerden birisi sayılmaktadır.

Namus sözcüğü siyasal yaşamda da geçerlidir. Yazılarda konuşmalarda sık sık…

Namuslu politikacı, namussuz politikacı… sözcüklerine de rastlarsınız. Namussuz politikacı, ülkenin bağımsızlığına, halkın insanca yaşama hakkına karşı, egemen sınıfların sözcülüğünü yapan adamdır bize göre. Namuslu politikacı ise, ülkenin bağımsızlığını ve halkın kurtuluşu için çalışan politikacıların adıdır. Namus, siyaset alanında sınıfsal bir içerik kazanmaktadır kendiliğinden. Namuslu aydın ise, bilgisini emekçi sınıfların emrine veren okumuş insandır. Şimdi, özellikle olağanüstü dönemlerde çevresindeki insaların ezilmesi için savcılıkta koşan profesörleri düşünün. Bunlar, yıllarca kitaplar okumuş, kitaplar yazmış, dersler vermişlerdir. Dışarıdan bakan, bu profesörlere,

Aydın adam… diyebilir. Ama, bunlar hem karanlığın hem de namussuzluğun simgesi olmuşlardır. Ne aydın, ne de namusludur bunlar.

Namus, çağımızda ve toplumumuzda, adaletsiz düzene karşı takınılan tavırla belirlenmektedir. Bir adamın iyi aile babası olması, çocuklarına karşı çok müşfik davranması , komşusunun karısına kızına bakmaması namuslu olması için belki gereklidir ama yeterli değildir. Çünkü namuslu olmanın gerek ve yeter koşulları vardır çağımızda.

Bir hukuk profesörü düşünün. Toplumdaki bütün haksızlıkları görür, ancak hiç sesini çıkartmaz. Sadece avukatlık gelirini,  sadece yayımlayacağı kitabın ya da teksirin kaça satılacağını düşünür. Bu bir namuslu aydın ya da bilim adamı mıdır?

Bir doktor düşünün. Toplumun sağlık koşullarını bile bile, sadece katlar, arabalar almayı tasarlar. Kazanmayı, daha çok kazanmayı amaçlamıştır hayatta… Bu bir hekim yada namuslu aydın mıdır?

Örnekler çoğaltılabilir da da. Uzar gider namussuzlar kervanı.

İsmet İnönü

Bir memlekette namus erbabı en az namussuzlar kadar cesur olmadıkça, o memlekette gerçek kurtuluş olmaz… derdi. Bu söz çok geçerlidir günümüzde. Namuslu insanın, çevresinde ki haksızlıklara karşı cesur olması, kendisine düşen bir namus borcudur.

Namuslu aydın hep acı çeker. Daha da çekecektir. Fakat bir devrimcinin de dediği gibi

İnsan şu veya bu biçimde ölebilir. Önemli olan insanın sırtını düşmana dönük ölmemesidir…

Her ülkede emperyalizme ve kapitalizme karşı başkaldıran namuslu aydınlar yirmi birinci yüzyılda dikilecek meçhul asker anıtlarının bronz taşlarıdırlar.

Yeni Ortam 

18 Ağustos 1974″

Reklamlar

Armudu Çöpü İle Yiyeceksin, Küreğin Sapı İle Döveceksin

Geçtiğimiz günlerde yoğun kar yağışı oldu biliyorsunuz arkadaşlar. Ben Adabazar’a uzun zamandır böyle kar yağdığını hatırlamıyorum yani. Yada yağıyordu da, biz sürekli eşşek gibi çalıştığımızdan farketmemişizdir ne bileyim. Bu yoğum kar yağışı sebebiyle malumunuz bir kar birikintisi oluşmuş çarşıda. Herkesin elinde bir nevale; kimisi araba fırçasını, kimisi ayakkabasını, kimisi de bulduğu kürek ile kapısının önünü kürüyor çarşıda.

Ama bir uğraş içinde esnafımız, harıl harıl müşterileri rahat girsin diye uğraşıyorlar. Yolda da baya kar olduğundan, arada “belediye açmayacak mı buraları? Halk nerede yürüyecek?” diyerek sitemkar bir halde birbirlerine benzer soruları yöneltiyorlar.

sapanca esnafının isyanı

Tabi gece yağış sonrası hafif yağmur ile beraber gelen bir don var yollarda. Kaya düşe ilerliyoruz kenardan kenardan. Gazete almak için park kenarının merdivenlerinden geçeceğim ama silme kar olmuş arkadaşım. Basan kayıyor, basan kayıyor…

Çevik ve atletik bir yapıda olduğum için merdivenleri bir sekişte geçiyorum. Tepedeki yaşlı teyze, benim yaptığım bu atik hareketi dikkatlice inceleyip suya eğilen ceylan nezaketinde merdivene adımını atıyor. Ben hendek atlamış deve gibi mutluyum bu arada. Önünü araba fırçasıyla süpüren gazeteciyi selamlıyorum. Dönüş yolunda teyze daha yeni inebilmiş merdivenlerden iyimi. Bende yavaş yavaş iniyorum ama her an birisi düşebilir. Çevre esnaf merdivendeki kar birikintisinden yana dertli. Belediyenin karı temizlemesi lazım diyorlar çay içerek.

İşlerim bitiyor, yine merdivenle baş başayım. Hala kimse temizlememiş merdivenleri. Kaldırımlar temizlenmiş iyi güzelde biriside çıkıp “şuradaki merdiveni ben temizleyeyim düşmesinler” dememiş ya lan. Kızıyorum esnafa, birisinden küreği kaptığım gibi merdivene dalıyorum. Zaten yumuşamış olan kitleyi alıveriyorum oradan. Hepi topu dört basamağın olduğu bir merdiven zaten. Esnaf abi “iyi yaptın, iki kişi düştü bugün oradan” diyor. Herkes bir memnun ki anlatamam size. Mutlu mesut merdivenden inenler, çıkanlar. O temizleniş dar kısımda birbirlerine yolu ikram etmeler.

İşte burada devreye yine ben girip “merdivendeki kar birikintisinden, toplum analizini” yapıştırıyorum hemen arkadaşlar. Bizim milletin olaylara bakış açısının işte bu kıçı kırık kar birikintisine bakış açısı gibi olduğunu direkt söyleyebiliriz. Sorun ortada; kar birikintisi ile merdivenin kayganlaşması ve tehlike arz etmesi. Ne yapmak gerek peki?; bir kürek yardımıyla karın temizlenmesi. Küreğimiz var ise neyi bekliyoruz peki? İşte bekliyoruz, bizim özelliğimiz bu. Beklemek, bizim yapımızda var. Birisinin merdivendeki karı temizlemesini bekliyoruz, sıradayken araya kaynayan adama “birisinin” bir şey demesini bekliyoruz, hakkımız yendiğinde birilerinin elimizden tutmasını, konuşmasını bekliyoruz.

Susuyoruz arkadaşlar, harekete geçecek gücümüz var ama beklemeyi yeğliyoruz. Hep beraber kar dolu koca caddeyi temizliyoruz ama üç merdivendeki 30 cm lik kar birikintisini birisinin atmasını bekliyoruz. Düşünce küfür ediyoruz ama yine 🙂

İşte bu yapımızın hayatımıza yansıması belki şaka yollu olsa da. Korkak millet diyemiyorum çünkü bu toplumun korkak olmadığı tarihimizden belli. Uyuşuk diyebiliriz hadi belki ama hep bir beklenti içinde olmamız garip gerçekten.

Tarih boyunca büyük liderlerin arkasında önemli başarılar elde etmiş bir milletiz. Diğer yandan, aranılan lider olmadığı zaman da çabuk dağılan toparlanamayan bir milletiz. Bu sebeple siyasi profili daha otoriter liderlere belkide yöneliyor, onları seviyor insanlarımız.

Çocukluğumdan gelen bir beklenti var. Atatürk’ün geri geleceği, tekrar bir şeylerin düzeleceği beklentisi. Birisi çıkıp kıvılcım çakacak ve uyanacağız beklentisi… Ne yalan söyleyeyim zor biraz bunun olması. Gerçeklerden gittikçe uzaklaştığımız, gittikçe cehaletin ki bilmiş cehaletinin doruklarına sürerken atımızı halk olarak gerçekten zor gibi görünüyor.

Peşimizden gelen üniversite gençliği daha bilinçli olacağına, gittikçe bu bilinçte uzaklaşıyor. Hangi gençliğe güvenerek sağlam temellere oturtacağın bir ülke yaratabilirsin? Eşitlikçi, ırk/mezhep/cinsiyet ayrımcılığı yapmayan bir ülke yaratmak kolay değildir. Bunun için eğitimsiz kesimin bilinçlenmesini sağlayacak gençler nerede?

Hani diyorum bu merdivenleri temizlediğim küreğin sapıyla şöyle bir girişsek etraftakilere tok tok kafalar kendine gelse. Dua edin sosyalistim lan ben, yoksa kötü döverdim sizleri…

Grev

Güzel ülkemizde gün geçmiyor ki bir protesto eylemine efendime söyliyeyim bir toplu gösterime rastlamayalım. Malumunuz, ülke içindeki ekonomik durumlar maliye bakanımızın enflasyonuyla paralel seyirtmiyor. Genel olarak hak, özgürlük ve ekonomik durum çevresinde çıkan bu tip eylemlerle ilgili bir konuya değineceğiz bu sefer. Bu da, sözleşmeli çalışanların bu eylemleri yapabilme hakkı olarak karşımıza çıkacak olan grev hakkı.

Ülkemizde yaşayanların ise karakteristik özelliğidir bu tür eylemlerden uzak durmak. Sesini çıkartmamak ve susmak, başıma bir şey gelir endişesi özümüze işlemiştir bizim. Kim kiminle grev yapıyor falan onları konuşmayacağız aslında. Konuşacağımız konunun temeli, toplumun neden ve nasıl “grev” yapma eyleminden ve hak/özgürlük talebiyle veyahutta karşı çıktığı, eleştirdiği bir kişinin/kurumun yürüttüğü eylemlere (elbetteki yasal çerçeveden bahsediyoruz) karşı negatif tavır sergilediği. Tamam, özgürlük ve demokratik hak gibi konulara uzak bir yapıdayız ama bu tahammülsüzlüğün sebeplerini masaya yatırmamız gerekiyor sanki.

Her gösteri ve hak talebi elbetteki size doğru gelmeyebilir. Burada asıl dikkat edilmesi gereken konu; muhalefeti veya iktidar tarafını desteklemeniz değil, olaylara bakış açınızın netliğidir. Grev yapan, gösteri yapanlara karşı neler hissettiğiniz önemlidir. Yani karışmasın; biz insanların gösteri yapma özgürlüğünü mü, yoksa neden gösteri yaptıklarına bakarak mı bu kişileri destekliyor veya karşısında duruyoruz. İşte, demokrasinin temel kavramlarından bir tanesinin anlaşılamama sebebi budur.

İktidarın; gösteri yapan sendikalara, tekel işçilerine, köylülere, öğrencilere, doğa tutkunlarına, hayvan severlere vs. karşı gösterdiği karşı tutuma karşılık, muhalefet benzer karşı duruşu başörtüsü özgürlüğü için eylem yapanlara karşı göstermiyor mu? Hayır, fikirlerini desteklemekten veya karşı cephede yer almaktan bahsetmiyorum, ellerinde imkan olsa bu gösterileri yaptırmak istememelerinden bahsediyorum ben.

Dürüst olalım, biz bu tip gösterilere “demokratik haklarını kullanıyorlar” diyerek mi yaklaşıyoruz, yoksa kendi fikrimize uygun olmadığı için gösteri yapmalarını istemiyor muyuz? İşte, demokrasi dediğimiz düşüncede toplumsal olarak eksikliğimiz ilk önce buradan başlıyor. Doğrulara “evrensel gerçeklerden” değil, “kendi gerçeklerimizden” yola çıkarak ulaşmaya çalışıyoruz .

Aslında kişilerin özlerine indiğinizde kendilerinin ne kadar hoşgörülü olduklarından bahsettiğini görüyoruz. Misal bir sosyal demokrat ile konuştuğunuzda, sosyal demokrat kimliğiyle beraber din/ırk ayrımı yapmadığından, kadın/erkek eşitliğinden, özgür düşüncelerden söz ederken, bir muhafazakar ile konuştuğunuzda size hoş görülü dinini anlatıp, insanların her türlü fikiri söyleyebileceğinden herkesin kardeş olduğundan bahsedebiliyor.

Tabii genelde muhafazakar kimliğe sahip olan insanlar daha tutucu ve kapalı bir yapıda oluyorlar ve bu dünya görüşlerini de şekillendirebiliyor. Bunları eleştirmek değil amacımız elbette. Ama işin ucunda siyaset dediğimiz zamazingo var ise fikirleri şekillendirebiliyor ve insanları bu alet öyle bir kandırıyor ki ne eğitimi nede gördükleri artık kişinin o “evrensel  doğrular” dediğimiz yapıyı görmesini engelliyor.

Bunlarla beraber siyasetin ülke bilinçaltına yerleştirdiği düşünce felsefesini ve toplumumuzun bunu kabullenmesini her yerde, her olayda görüyoruz. Yakın zaman örneklerinden birisi; gösteri ve protesto hakkının muhafazakar dediğimiz kesime nasıl gösterildiği, aslında köylüye halkın alt tabakalarına nasıl gösterildiği. Çok partili dönemden kalma bir repliktir yürüyüşlerin, gösterilerin, grev yapmaların “komünizm” ile bağdaştırılması. Yakın bir olaya bakalım isterseniz;

http://videonuz.ensonhaber.com/flv/flvideo/rize-deki-cay-fabrikasinin-kapatilmasina-protesto.mp4

Resimden ve videodan da görebileceğiniz gibi yaşlı teyzem bir olayla ilgili polise dert yanmakta. Eylemi yapanlar belli ki iktidar tarafında bir grup. “Oy attık biz bunlara” türlü açıklamalar ile bunu anlayabiliyorsunuz zaten. Eylemi ender bir şekilde yine iktidara karşı yapıyorlar. Neyi protesto ettikleri değil bakacağımız, teyzenin cümlesidir işte toplumumuzun içine yerleştirilen.

Bu ülkede, 1950 den beri gözlerinin içine bakarak, camilere giderek, namazlarda saf tutarak, yaşlıların ellerinden öperek yalan söyleyenlerin yerleştirdiği bir şeydir bu “komünizm” furyası. Onlara göre grev yapmak, hak talep etmek, yürüyüş yapmak, özgürlükler istemek hepsi “komüzim” ile alakalı ve olmaması gereken şeyler. Yani dediler ki; “bakın bizde müslümanız, biz de camide namaz kılıyoruz yani sizden olan biziz. Devlete karşı gelmek, yürüyüş yapmak komünizmde var”. Bu Allah’tan korkmayan insanların yalanları yıllarca yandı ne yazık ki ve yukarıda örnekte gördüğünüz gibi hala da yanmakta. İnsanlar, seslerini ancak ekmeklerinden olduklarında çıkarıyorlar o da bir cılız ki “amman komünizme girmesin yaptığımız” diyerek.

Çevirip sorsak mesela “arkadaşım komüzimde işçiler grev yapabiliyor mu?” peki diye cevap veremeyeceklerdir. Bir de üstüne desek “arkadaşım komünizmde işçilerin grev yapması yasaktır, asıl batı demokrasisinde çalışanların grev yapması serbesttir” diye, ne derler?

İnsan muhabbete girdikçe peş peşe sorular akıllara geliyor işte. Peki nasıl oldu da komüzimde yasak olan işçi grev ve eylemlerini ülkemizin müslüman din kardeşi muhafazakar partileri benimsedi? Hani solcu sosyalist partiler komünist oldukları için “grev” özgürlüğü istiyorlardı? Hani yürüyüş yapanlar, hak ve özgürlük için gösterilere katılanlar, basın bildirileri dağıtanlar… Hani “bunlar komünist oyunuydu”…

İşte ülkemizde laf altından, devletin yaptığı yanlış şeyleri eleştirenler, grev isteyenler, hak talep edenler ve bunun için örgütlenenler komünist ilan edildi. “Bunlar zaten anarşik” dendi yıllarca, hala deniliyor. Basının satın alındığını hepimiz biliyoruz ülkede, polisin nasıl kullanıldığını polise yakalanan sorgulananlar çok iyi biliyor bu ülkede bedava anlatmayın şimdi. İnsanın aklı duruyor işte. Komünizm karşıtı batı demokrasisinin destekçisi muhafazakar liderler “grev ve yürüyüşü” komüzim destekçisi olarak görüp hiçbir şekilde memurlarına, işçilerine bu hakkı reva görmez iken, komüzim yanlısı olarak gösterilen komple bütün solcu çerçeve “grev ve yürüyüşü” destekliyor.

Bunda bir yanlışlık yok mu güzel arkadaşım? “İleri demokrasi” den bahsedip, memurlarına grev hakkını kim vermiyor? Sendikaları kimler tuzağa düşürüyor? Kim patronların yanında ve kim halkın hakkını savunuyor? Sizce iktidar halkın yanında mıdır? İsterseniz bu konuyla ilgili eski bir yazıyı bulup tozlu raflardan çıkartalım. Nede olsa, tarih tekerrürden ibarettir…;

Grev Ve Memur

Her demokrasi bir çeşit oligarşidir. İnsanların bir arada yaşamaya başlamalarından bu yana yöneten, yönetilen ayrımı, çeşitli toplumsal temellere göre değişen, ancak bu niteliği bakımından ortadan kalkmayan bir olgudur. Yönetilenler, tarih boyunca yönetenlere karşı kendi hak ve özgürlüklerini koruyabilmek için, çeşitli yollara başvurmuşlardır. Hukuksal ve siyasal değer yargıları, tarih boyunca bu dönüşümlere bağlı olarak yaratılmışlar ve ortadan kaldırılmışlardır. Burjuva devrimi yapılmadan önce aristokrasinin hukuku vardır; bu hukuk yerini burjuva hukukuna bıraktı. Burjuva hukukunun liberal sınırları gelişti ve bugün batı demokrasilerinde bir güç dengesi olarak sosyal demokrasiyi oluşturdu.

Türkiye’de iki yüzyıldır bir demokrasi kavgası verilmektedir. Ancak iki yüzyıldır, aynı kısır döngünün içerisinde dönüp dolaşıp durulmaktadır. Demokrasiyi gerektiren temel kurum ve ilkeler benimsenmeden, sadece biçimsel kurallar ile sınırlı bir demokrasi anlayışını, çağdaş demokrasi adıyla savunmaktayız. Türkiye’de son yıllarda yaşadığımız siyasal olayları, türk toplum yapısı ve siyasal gelişiminin dışında yorumlarsak, ancak yüzeyde ve kendi kendimizi avutan bir soyutlama yapmış oluruz. Sosyolojik gelişimleri bir zabıta vakası olarak görüp bastırıcı ve yasaklayıcı tedbirler almak ise, polis devletinin başvuracağı yollardandır. 

Türkiye’de grev konusu, gelişim ve koşulları ile ilginç bir sorundur. Bu sorunun gözleminde, Türk demokrasisinin gelişmelerini görmek mümkündür. Grev, batı demokrasilerinin temel kurumlarının birisidir. Marksist demokrasilerde, grev hakkına yer verilmez. Türkiye’de grev, yıllarca komunizm propagandası sayılmış, bir çok düşünür ve işçi grev hakkını savundukları için cezalandırılmıştır. Bugün, memur grevi konusu da aynı yanlış gözlem ve suçlamalarla gelişmektedir.

Kamu düzeni bozulur mu?

Memura grev hakkı tanınmamasını isteyenler, bu hakkın kamu düzenini, eski tabirle “amme intizamını” sarsacağı kanısındadır. Bugün Türkiye’de üniversitelerimiz, Danıştay ve Yargıtayımıza rağmen henüz kimin işçi, kimin memur olduğu konusu kesinlik kazanmış değildir. Öyleyse, kimin kamu düzenini sarsacağı, kimin sarsmayacağı da hukuk açısından, pek ispatlanmış değildir. Bugün, batı demokrasilerinin çoğunda memurlara grev hakkı tanınmıştır. Artık memur grevleri, batı demokrasisini oluşturan temel unsurlardan biri olarak nitelendirilmektedir. İngiltere, Fransa, Belçika’da memur sendikalarının grev hakları vardır. Grev hakkı tanınmayan sendika kanunları ise, akşamları memurların yorgunluk kahvesi içtikleri birer kuruluş olmaktan öteye  bir anlam ve etkinlik kazanamazlar. Grev hakkı vermeyen bir sendika, ancak aldatmacadır.

Demokratik hak 

Marksist demokrasilerde grev hakkı yoktur. Çünkü, devlet işçi devleti olarak nitelendirildiği için, işçinin kendi kendisine karşı grev yapması da kabul edilmemektedir. Türkiye’de aynı görüşü, bir başka türlü, ancak aynı gerekçe ile benimsemektedir. Bürokrasinin devletin temsilcisi olduğu, dolayısıyla devletin kendi kendine karşı grevinin amme nizamını sarsacağı kabul edilmektedir. Oysa bugün memur grevi, batı demokrasilerinin gereklerinden biri sayılmaktadır. Batıda grev hakkı, tıpkı bugün ülkemizde yaşandığı gibi zahmetle kazanılmıştır. Türkiye’de de bu hak, bütün engellemelere rağmen elde edilecektir. Bu girişimleri, köhnemiş, eskimiş ve çoğu anayasaya aykırı kanunlar ile önlemek mümkün değildir. Öğretmenlerin pasif direnişleri, anayasaca benimsenen sosyal devletin, gerçekten sosyal mi, yoksa patron devleti mi olduğunu ispatlayacak ve sonunda devletin üvey evlatları memurlar haklarını elde edeceklerdir.

Uğur MUMCU

Milliyet, 27 Aralık 1969

Son söz olarak, üzülerek söylemeliyim ki yukarıdaki yazıdan sonra geçen 40 yıl aradan sonra bile memurumuza hala grev hakkı verilmemiştir. Ne diyelim, zaten hepsi komanist oyunu bunların…

“Gel Bakalım Yukarı” Diyor Babam

Giresun’un Espiye ilçesindeyiz. Orta okula yeni başlamışım, şimdiye 6.sınıflar denk sanırım. Aralığın başı falan galiba, bir yağmur yağıyor peh yani. Önümü kapatarak yaptığım kamuflaja destek oluyor allahtan gizlediğim şeye. Hani 10 gün geçirmişim dile kolay. Ama işte o gün yine evden hızlıca çıkıp okula giderken babam beliriyor santral penceresinden. Mümkün değil belirmez ama beliriyor adam iyimi. İçimden şanssızlığıma lanet ederken, babam yukardan “okula mı oğlum” diyor. Kafa sallıyorum, gidicem hemen bıraksa hızla. Tabii yılların kurdu adam “o önündeki leke ney?” diyor. Sanki yokmuş, bilmiyormuşum gibi “ne lekesi?” diyorum. “gel bakalım yukarı” diyor babam.

Merdivenlerden yukarı çıkıyorum ama ayaklar gitmiyor. Karakoldan içeri giriyorum. Dışarıda ki yağmur yüzünden ıslanmışım şemsiyeye rağmen. Birinci kat, ikinci kat… Babamı, odasının girişinde buluyorum. Askerler meraklanmış kenarlardan kafaları uzatmışlar. Santralci, yazıcı, posta bana bakıyorlar. Anlıyorum durumu tabii. “yanıma yaklaş bakayım” diyor babam. Yaklaşıyorum yavaşça. Montumu kenara çekiyor ve ceketimin önünde ki boydan boya dolgu verniği dökülmüş ceketimi, kravatımı ve gömleğimi ortaya çıkartıyor.

Bundan 10 gün evvelinde el işi dersinde başıma gelen bir kaza aslında bu. El işi dersinde iki arkadaş ki kendisinin babası marangozdu sanırım, beraber kibritten ev yapalım diyoruz. Evi karton temele oturttuktan sonra, tek tek kibrit çöplerini kah uzun, kah paralel efendime söyleyeyim kah keserek güzelce yapıştırıyoruz. Süper bir çalışma bu yani. Mühendis olacağım buradan belliymiş lan benim. Neyse, arkadaşın aklına babasının tahtalara sürdüğü dolgu verniği geliyor. Bunu sürersek hem cilalı bir görüntüye kavuşacağız, hem uzun ömürlü olacak. Boğaza villa yapıyoruz ya anasını satayım, bu ballandıra ballandıra anlatınca, fikri kabul ediyorum. Getiriyor öğle arasında verniği. Ben sırada otururken kutuyu tutuyorum. Arkadaşım, süreceğimiz kartonu tutuyor. Bal kıvamında bir şey bu. Arkadaşım bu kadar yeter deyip çekiyor kartı altından. Hıyarın çekmesiyle, bal kıvamındaki vernik üzerime dökülüyor tabi. Kravat, gömlek, ceket ve pantolona bile dökülüyor. Yıkıyoruz çıkmıyor, sabunluyoruz çıkmıyor. Tuzluyoruz yok, ulan çamaşır suyu tiner döksek beyazlıcak. İşte böyle böyle eve söylemeden gidip gelişlerim başlıyor. 10 gün bu. Hızla elbiseyi çıkartıp geri giymek maharet ister öyle demeyin.

Ve mont aralandığında gerçek ortaya çıkıyor. Babamdan yediğim tokat ile dönüyorum etrafımda birde hafif tekme vuruyor arkama “yürü git eve” diyor. Ben ağlaya ağlaya eve gidiyorum. Aslında hayatım boyunca babamdan yediğim tek tokat bu. Ha bir kere lisedeyken kızıp kolumdan iteleyerek git buradan demişti. Genelde bu dayak işlerini anneme bırakır, geriden gelip “hanım ne gerek var yavrumuza ekereke” diyerek sarılıp okşardı.

Neyse eve koşarak gidişim, annemin hışımla kapıyı açışı. Bana acımasını ve eve gelişimi hayali hatırlıyorum. Annemden de bir kafa kol beklerken, telefonla babamı arıyor. Babam eve geliyor çabucak. “Koskoca komutanım lan ben…”, “bir komutanın oğlu böyle yapar ise..”, “kaymakamlık, öğretmenlik yapıyoruz burada hanım..” diye bir kaç sert giriş cümlelerinden sonra beni ağlarken görüyor salonda. Üzülmüş olmalı ki olayın aslını öğrenmek istiyor. Anlatıyorum, “siz kızmayın diye sakladım” diyorum. Bu sefer babam “koskoca komutanın oğlu gerekirse en iyi okul ceketini gömleğini giyer alırız oğlum nedir ki sıkma canını”. “koskoca” yı özellikle bastırması güzeldir babamın. Mutlu bir aile tablosu tekrar yaratılırken babam işe, ben elbise ceket almaya çarşıya gidiyorum asker abiyle.

Anımızdan da anlaşılacağı üzere konumuz genel itibariyle aslında çocuğa dayak meselesi. Dayak atılmalı mı? Atılmamalı mı? Çocuk yetiştirirken nasıl davranmalıyız?

Bunlarla ilgili birçok kitap ve araştırma yazısı var biliyorsunuz. Toplumlarda, genelde çocuk yetiştirme davranışları kendi atalarına benzer şekilde yapılıyor. Yani anne veya baba, çocukken dayak yiyerek büyüyorlar ise genelde çocuklarını da buna benzer bir şekilde yetiştiriyor. Bu döngü zamanla kırılıyor haliyle. Özellikle eğitimle ilişkilendirilmese de, köy yerlerinde çocukların daha çok dövüldüğü bir gerçek. Aslında buna başvurmalarının en önemli sebebi, bildikleri başka bir eğitim şeklinin olmaması yine büyük oranda.

Keza karşı görüş ve kutupta olanların çocukları da öyle çok farklı büyümüyorlar. Genelde Ceza/ödül sisteminde ele alınan bu yetiştirme tarzında, eğer ebeveynler kontrolü çocuklarına kaptırırlar ise daha kötü yetiştirme örneklerine şahit oluyoruz.

Ben bir aile hekimi olmadığım için fazla derine girmeden gördüklerimle söyleyebilirim ki dayak yemeyen çocuklar ilerde hayatta daha başarılı olurken, dayak yiyenler daha çekinceli tavırlar sergileyebiliyorlar cesaret bakımından. Bunun yanında, hayattan daha çok beklentileri oluyor sanki rahat büyüyenlerin. Daha çok istekle büyüyorlar, modaydı, bardı eğlenceydi beklenti fazla olunca maddi güç yok ise ailede de zor yani.

Ben zaten yapı olarak dayaktı şiddetti fazla yakın şeylerden yana olmadığım için çocuğum olsa nasıl yetiştirirdim bilmiyorum. Ama dövmezdim herhalde. Lakin, kesin olarak sıkı kurallar içerisinde büyütmek ve ceza uygulamasını kesinlikle yapmak zorunda olduğumu biliyorum.

Anneme eskiden kızardım, üniversite zamanlarımda. Zamanla onun yaşantısını değerlendirip iyi bir anne olduğunu anladım. İnsan olabileceği kadar ebeveyn oluyor zaten. Onlar kendi ebeveynlerinden, biz kendi ebeveynlerimizden, çocuklarımız da sanırım bizden daha iyi birer anne veya baba olacaklar hayatta.

Bu yerden haberleri bile yoktur ama; buradan anneme ve babama, yine benden sonra daha rahat bir çocukluk geçiren kardeşime selamlarımı yolluyorum. İyi ki varsınız sizleri çok seviyorum…