And The Walz Goes On

Tam adıyla Sir Philip Anthony Hopkins..

Namı değer Hannibal Lecter karakteriyle ünlenen kariyeri ve gerçek bir deha. Gençlik yıllarında okula gitmektense müzik ve resim ile uğraşmak isteyen genç Anthony gelecek yıllarda bildiğimiz üzere bu alanların aksine sanatın başka bir kolu olan sinema oyunculuğuna devam etmiştir.

Günümüzde yaşayan diğer bir büyük sanatçı; orkestra şefi Andre Rieu. Çocuk yaşta aileden gelen sanatçı genleriyle işine sarılan son 100 yılın en önemli müzisyenlerinden bir tanesi.

Birisinin inanılmaz oyunculuk yeteneği sayesinde Oscar ödülünü alan ve bir çok defa aday gösterildiğine, diğerininde çocukluktan başladığı mesleğinde neredeyse en üst seviyeye geldiğine göre doğru seçim yapmışlar diyebiliriz.

Peki gerçekten diyebilir miyiz?  En azından Andre Rieu için eminiz sanırım. Sir için ise şüphelenmeye devam edeceğiz gibi duruyor…

2011 yılında koyduğum videodan da hikayesini dinleyebileceğiniz gibi bu iki sanat adamı bir araya geliyor. Andre Rieu kısaca “Bana birisi yazdığı valsi göndermek istedi. Bana her gün bir yerlerden böyle şeyler gelir ve yeni bir Johann Strauss olmayacağını iyi bilirim. Fakat bu kişinin Anthony Hopkins olduğunu öğrenince konuştum. Gönderdiği valsi derledim ve ilk defa şimdi dinleyeceğiz” diyor.

50 yıl evvel genç bir adam iken yazdığı bu valsi sergilemekten korkan Anthony Hopkins’in bestelediği vals ve enerjisi gerçekten inanılmaz. Farklı müzikal renklerle süslenmiş olan bu eseri sizinde beğeneceğinizi düşünüyorum.

Kim bilir belki sinema yerine müzik alanında yoluna devam etseydi ne eserler kazandıracaktı büyük usta.

Saygılar Sir..

Reklamlar

Yüksek Doz Gelecek

İçlerinde Sapancalı birde arkadaşımın bulunduğu (Serdar YILDIZ) Türkiye’nin ilk “Bilim Kurgu” hikayelerinden oluşan kitabı Yüksek Doz Gelecek isimli eseri bitirdim.

Eser beş farklı yazarın kurguladığı beş farklı bilim kurgu hikayesini içinde barındırıyor. Hikayelerin bitiminde (elbette biz birinci ağızdan dinledik) 25 yazarın yola çıkmasıyla filizlenen projenin sonunda 5 yazar ve hikaye ile bitiş sürecini de anlatıyor.

Kitapta Köprü Altı hikayesi Umut Altın tarafından kaleme alınırken fazla bilim kurgu içermediğini belirtmek zorundayım. Daha çok amerikan filmlerine benzeyen hızlı bir koşturmaca bizi bekliyor. Arada yaşanılan klasik aşk hikayesi ve bu amerikan vari tarz benim pek hoşuma gitmese de yazarın kitap sonunda yaptığı evrimsel sürprizi beğenmedim dersem yalan olur.

İkinci hikaye ise Phobos olup Funda Özlem Şeran tarafından kaleme alınmış. Kitaptaki en ağır ilerleyen hikaye olup okunma bakımından kolay bir gidişatı olmadığını söyleyebilirim. Gezegenlerin ve yaşam formlarını inceleyen makine sonunda bizi buluyor. Artık türümüzün ortada olmadığı bu dönemde bulduğu kitapları inceleyerek bizi tanımaya çalışıyor. Açıkçası anlatılan kitapların okunması bu hikayeyi destekleyecek ve lezzetini artıracaktır.

Üçüncü hikaye ise Demir Yıldız ismiyle ve ünlü Metal Fırtına romanı ile tanınan Orkun Uçar’a ait. Köprü Altı hikayesi gibi hızlı bir giriş ve tempo ile giden hikaye yazarın tarzına özgü aksiyon yüklü. Dünya dışında bulunan Luxor isimli şehrin yaptığı gizli planların açığa çıkarılmasını mecburen kabul eden bir katilin öyküsü yine bilim kurgudan ziyade macera tarzında yazılmış.

Dördüncü hikaye ise Karavanlar Çağı ismiyle Gökcan Şahin’e ait. Açıkçası benim en beğendiğim hikaye bu oldu. Belki bilim kurgu ve gerilim sevdiğimdendir bilemiyorum. Hikaye artık yaşanamayacak hale gelen Dünya’dan karavanlarıyla (özel elbette) ayrılan bir gurup insanın sistem içinde mücadelesini anlatıyor. Konuk olduğumuz karavanda ailesinin katledilmesini seyretmek zorunda kalan kahramanımız ailesi ve sistem hakkındaki bazı gerçekleri zamanla ortaya çıkartıyor. Bazı kurgusal sıkıntılar (yani çok hızlı geçişler diyeyim) olsa da yaratılan gizem havası başarılı. Elbette sonu beklemediğim şekilde kötü bitti demeden de edemeyeceğim.

Beşinci hikaye Alt Ve Üst ismiyle arkadaşım Serdar Yıldız’a ait. Kitaptaki hikayeler arasında bilim kurguya en yakın hikaye Serdar’a ait gibi. Aslında hikaye uzatılıp genişletilerek roman olarak tasarlanabilir (hala devam edebilir zaten). Kurgu güneş sistemindeki gezegenlerin kolonileştirildiğini ve birbirleriyle artık mücadeleye girdiğini bize anlatıyor. Burada ana hikaye en değerli gezegen olan (bulunan bir elemen dolayısı ile) Venüs’ün etrafında dönüyor. Venüs ise gezegende yaşayan türü köleleştirerek sömürmekte. Dünya’nın artık kimse tarafından istenmediği ve bir avuç insanın yaşadığı bu yıllarda, Venüs’ün yarattığı üst yönetim yaratılan isyan ile sarsılıyor. Devamı kitapta diyelim ve açıkçası devamı yazılabilecek bir eser.

Sonuç olarak girişilen bu eser için yayın yapabilen bütün yazar arkadaşlarımızı cesaretlerinden ve çabalarından dolayı tebrik ediyorum. Yine sonra olarak kitabın bir devamının da yazıldığını söyleyerek yazımı sonlandırayım.

Hoşça kalın.

Ali Ufki Bey Ve Müzik Devrimi

İnternette eski tabirle sörf yaparken rastladığım bazı besteler gerçekten beni benden aldı. Çoğu kişinin de bildiği “Uyan Ey Gözlerim Gafletten Uyan” ilahisi başta pek bilmediğim lakin aslında oldukça yakından dinlediğim bir bestekarı keşfettim. Size hem bu bestekarı tanıtmak hemde araştırırken rastladığım ilginç bir noktayı da paylaşmak istedim.

Yazımı III.Murad’a ait olan bu eserin bestekarı Ali Ufki Bey 17.yy.’ın ortalarında yaşamış. Asıl adı Wojciech Bobowski olan Polonyalı bestekar 30’lu yaşlarında Osmanlı tarafından esir alınmış. Türk musikisini ilk defa batı tarzında notalara dökerek “Mecmua-i Saz ü Söz” isimli bir de kitap meydana getirmiştir. Bahsettiğimizi eserini de bu kitaptan bulan araştırmacılar da şu anda dinlediğimiz şekle getirdi diyebiliriz. Bir çok yabancı dili ve müzik türünü bilen bestekarın zenginliği dönem sonrası gelen Itri’ye de büyük ilham olmuş gibi görünüyor. Yazılan kitabın bazı bestelerinin çalışmasını ise Bezmara müzik gurubu derleyerek ilgilenenler için seslendirmiş.

Bunlar hakkında bilgi arar iken şans eseri yine bir şekilde önderimiz Mustafa Kemal’in yaptığı müzik devrim hareketine rast geldim. Daha doğrusu onun ile ilgili olarak yapılan röportaja ulaştım.

Anlatın Paşam

Mustafa Kemal, Vossische Zeitung gazetesi muhabirine 1930 yılında verilen röportajda milli egemenlik, liderlik, din ve müzik devrimi ile ilgili bazı demeçler veriyor. Röportajın bazı kısımlarını kısaltarak buraya koyuyorum;

…..

– (Mustafa K.) Amaçlarımızın kişisel olmaması gerekir. Yerli olmayan bir kimse, ait olmadığı bir ülkeyi yükseltmek istediği zaman, kişisel isteklerden kendisini kurtaramaz. Kendini eski yasalara bağlayıp geçmiş ile yakınlığını korumak isteyen bir kimse, modern bir devlet de kuramaz. Napolyon, Polis Bakanı “Fouchet” nin yaşamını bildiği hâlde, onu görevinde bırakmıştır, bundan başka kendisinin en büyük düşmanlarına güvenmesi, çılgınlıktan başka bir şeyle yorumlanamaz. Napolyon, temel bir düşünceye dayanmadan işe başlamış ve kendisine bir fırsat yaratacağını sandığı olayların gelişimine uymuştur. Onun bu biçimde davranışı, demokrasiciliğin durumunun altmış yıllık gecikmesine neden olmuştur, diyebiliriz. Napolyon hakkında yayınladığınız kitabın Türkçe çevirisini altı ay önce gazetemde (Hâkimiyet-i Millîye) yayınlanmasını buyurmuştum. Bunun nedeni nedir biliyor musunuz? İşte bunun nedeni şudur ki, bir taraftan onun kahramanlığından ve güçlü sabrından asker bir ders alsın, diğer taraftan yerli olmayan bir kimsenin, diğer bir ülkeye girmesiyle, o ülkede hainlik etmekle, sonun neye varacağını millet anlasın.

(Gazeteci) Gazi’nin bu açıklaması, onun kendisi için çizdiği programı bize gösteriyor. Dine karşı durumunu şöyle anlattı:

– (Mustafa K.) Sonradan Kuran’ı Kerim’in Türkçe’ye çevrilmesini buyurdum. Bu da ilk kez olarak Türkçe’ye çevriliyor. Muhammed’in hayatına ait bir kitabın çevrilmesi için de emir verdim. Halk yinelenmekte olan bir şeyin var olduğunu ve din ileri gelenlerinin derdi ancak kendi karınlarını doyurup, başka bir işlerinin olmadığını bilsinler. Camilerin kapanmasına hiçbir kimse taraftar olmamasına rağmen, bunların bu biçimde boş kalmasına şaşıyor musunuz? Çobanlar, güneş, bulut ve yıldızlardan başka bir şey bilmezler. Yeryüzündeki köylüler de ancak bunu bilirler. Çünkü, ürün havaya bağlıdır. Türk yalnız doğayı kutsal sayar.

……

(Gazeteci) İlâhiyat konusundan “kader” konusuna geçtim. Ve “kaza ve kader” denilen bu iki kelimenin arasındaki farkı açıkladığını ve bunların anlamı “şans ve rastlantı” kelimelerinin anlamına yakın olduğunu söyledim. Kelimeleri duyduğu zaman, biraz durduktan sonra bu iki kelimenin Arapça olduğunu ve Türkleri ilgilendirmediğini söyledi:

– (Mustafa K.) Alın yazısını soruyorsunuz. Alın yazısının temeli, uygulaması mümkün olan sorunlarda düşündükten sonra işe başlamaktır. Komutan bir kimsenin büyük bir kararlılıkla fırsatları elden kaçırmaması gerekir. Aynı zamanda, akla uygun olan şeyleri izlemesi gerekir. Değişikliklerin sabit ve belirgin durumları yoktur. Şu kadar var ki, bu değişiklik durumunda ve çalışmasında bulunan kimseler için de bir kolaylık verir.

(Gazeteci) Gazi, ordu komutanlarının liderlerden sayılmasını ve kendisine bir asker gözüyle bakılmasını istemez. Hatta, Avrupa’daki insanların, böyle bir asker komutanı iken, Gazi’nin nasıl bir hükümet başkanı olduğunu görünce, kendilerinde şaşkınlık ortaya çıktığını Gazi’ye söylediğim zaman birdenbire cevap vermeyip biraz sonra şöyle demiştir:

– (Mustafa K.) Gerçekten bir komutan, hükümet başkanı olduğu zaman, bir tehlike duyulur. Çünkü, onun bir asker komutanlığından başka üstünlüğü yoktur. Bundan başka onu hiçbir kimse kontrol altına alamaz. Bunu elbette Almanya denemiştiniz. Savaş zamanında başkanınız kimdi?

–  (Gazeteci) Loudendorf.

–  (Mustafa K.) Bozgun gününde kaçan adam başkan değildir.

…….

(Gazeteci) Gazi, bana karşı sorgulayıcı bir gözle baktı ve şöyle dedi:

– (Mustafa K.) Daha önce ihtiras konusunu anmıştınız. Gerçekte onsuz büyük bir iş oluşturulamaz. Ancak, onun herhalde millet yolunda bir görev amacına yönelmiş olması gerekir. Başkan olan kimsenin, milletin ülküsüne göre çalışması ve milletin psikolojisine hâkim olduktan sonra milletin eğilimine bağlı olması gerekir. Ben de, padişahlardan kurtuluşumuz tamam olmadan önce, hemen Meclis’i seçime çağırdım. Ve başkanlık hukukundan vazgeçerek, af bile kabul ettim. Egemenlik tamamen milletindir. Yani, seçilen millet vekillerinindir. Yönetim işlerine sizin sandığınız kadar karışmıyorum. İşte bakanlardan birisi karşınızda bulunuyor. İsterseniz kendisinden sorunuz ki, ben onun görevine karışıyor muyum? Ben bugün  başkanlıktan ve hatta ordu komutanlığından çekilmeye ve kendi araştırmalarım için bir köşeye çekilmeye hazırım.

(Gazeteci) Gazi’nin yaşamı çok basit bir biçimdedir. Öteden beri yanında, ancak onun büyük işlerinden korkması sonucunda uzak kalan ve geri dönüşünden sonra ölen (sevgili annesi) bulunuyordu. Gazi, eşinden boşandıktan sonra, bütün mallarının Halk Partisi’ne kalmasını önermiştir. Kendisinde gösteriş ve büyüklenme eseri görülmez, Rüşvete karşı şiddetli mücadelede bulunur. Bu nedenden, onun eski dostu Deniz Bakanı’nı hapse mahkûm etmekten geri kalmamıştır. Mustafa Kemal’in demokrasiye taraftarlığını kendisinin demokrat olduğu düşüncesiyle göstermektedir.

Gazi söylüyor: 

– (Mustafa K.) Kapıda duran nöbetçi bile benden korkmaz. İsterseniz kendisinden sorunuz. Korku üzerine egemenlik kurulamaz. Toplara dayanan egemenlik sürekli olmaz. Böyle bir egemenlik ve hatta diktatörlük, ancak ayaklanma çıktıktan sonra geçici bir zaman için gerekli olur. Üyeleri çok fazla olan komisyon, büyük işler ortaya koyamaz. Ülkemize bakınız, sessizlik içindedir. Sürekli güven ve huzura taraftarız, asıl toprağımızdan başka bir metre kare toprakta gözümüz yoktur. Çünkü, toprağımız geniş olup, kendi oturanlarına dar değildirBütün devletlerle rahatlık ve kurtuluş antlaşmaları imzaladık. Ancak yeni saldırılarla karşı karşıya gelmemiz durumu düşünerek orduyu bulunduruyoruz…

……

Gazi’nin Avrupa’ya karşı tutumu:

(Gazeteci) Gazi, Batı yolunda durabilmesi için, Türk’ün bütün gereksinimlerini yine batıdan almak gereğini duyuyor. Milliyet ülküsüyle Avrupa’dan aktarma sorunu arasında bir karşıtlık görüp görmediğine dair kendisine sorduğum soruya şöyle bir cevap vermiştir:

– (Mustafa K.) Asla… Çünkü modern olan milliyet ilkesi milletler arası genelleşmiştir. Biz de Türklüğümüzü korumak için çabayla özeneceğiz. Türkler uygarlıkta soyludurlar. Yunan’dan önce İzmir, taraflarında oturan eski bir millet olduğumuzu bilimsel bir biçimde kanıtlamaya çalışıyoruz.

Müzik inkılâbı:

– (Mustafa K.) Montesquieu’nun: “Bir milletin müzikte eğilimine önem verilmezse, o milleti ilerletmek mümkün olmaz” sözünü okudum, onaylarım. Bunun için müziğe çok önem göstermekte olduğunu görüyorsunuz.

(Gazeteci) Biz batılılara göre doğu müzikçiliğinin kulaklarımıza gelen tuhaflığından söz ettim ve dedim ki, “Doğunun tek anlayamadığımız bilimi varsa, o da onun müzikçiliğidir.” Gazi, karşı çıkarak şöyle demiştir:

– (Mustafa K.) Bunlar hep Bizans’tan kalma şeylerdir. Bizim gerçek müziğimiz Anadolu halkında duyulabilir. Bu ezgilerin iyileştirilmesiyle ilerletilmesi mümkün değil midir? Batı müziği bugünkü durumuna gelinceye kadar, ne kadar zaman geçti? 

(Gazeteci) Dört yüz yıl kadar geçti.

– (Mustafa K.) Bizim bu kadar zaman beklemeye zamanımız yoktur. Bunun için batı müziğini almakta olduğumuzu görüyorsunuz. 

Uzun röportajının biz müzik ile olan kısmını ele alacağız (Elbette başkanlık ve din ile ilgili kısımları da önemlidir). Bildiğiniz gibi müzik devrimi amacıyla yurt dışından müzisyenler getirilip dinletilmiş ve bunun ile ilgili raporlar alınmıştı. (Merak edenler Yakın Kültür Tarihi yazılarımızı okuyabilir) Sonuçta bir süre Türk sanat müziği radyolarda çalınması bile yasaklanmıştı (6 aya yaklaşık). Sonradan bu saçma uygulamadan vazgeçilerek geri dönülse de uzun bir süre bazı müzik aletlerinin okullarda okutulmadığını biliyoruz (Mehmet hocaya selam olsun).

Bizans Müziği Derken?

Burada dikkat çekmek istediğim nokta Mustafa Kemal’in yaptığı müzik devriminin çıkış argümanlarını görebiliyoruz. Yani masada otururken “müziği yasaklayalım da millet dinlemesin” tarzından ziyade her zamanki gibi belli bir proje doğrultusunda niçin yaptığını anlatıyor (Montesquieu’ya katılarak).

Ve devamında Bunlar hep Bizans’tan kalma şeylerdir. Bizim gerçek müziğimiz Anadolu halkında duyulabilir.” diyerek bir şey söylemekte ve hedef göstermektedir. Ben ilk başta cümlenin ne demek istediğini tam anlayamayıp araştırmaya devam ettim. Türk sanat müziği ile Bizans müziği ne alakaydı?

Dinlediğinizde göreceksiniz ki geleneksel Bizans ezgileri veya Ermeni Ortodoks kilise ilahileri inanılmaz bir şekilde bizim arada rastladığımız müzik makamlarına benzemekte hatta benzemekten öte aynı denilebilir.

Yani Mustafa Kemal’in kafasındaki müzik yapısı artık Bizans, Ermeni ve Osmanlı cemaatinin harmanlandığı müzikten ziyade (çünkü yüzlerce yılda iç içine geçmiş) farklı bir Türk müziği yaratmaya yönelik. Neyse ki uygulamanın yani müzik kültürünün yıllar geçmesi gereken süreçle şekillendiği anlaşılmış olacak sonradan yasakları kaldırıp serbest bırakıyorlar. Elbette yine batı müziği destekli eğitim devam ediyor.

Efendim bu uzun ve dallı budaklı yazımızı bitirip sizi büyük üstat Ali Ufki Bey’in Mecmuay-ı Saz ü Söz besteleriyle baş başa bırakıyorum. Hoşçakalın..

Aptalı Tanımak

Prof.Celal Şengör hocamızın Aptalı Tanımak isimli eseri gerçekten arkadaş çevremde yoğun tartışmalar ile karşılandı. Celal hoca kitabın hemen girişinde Aptal’ın tanımını yaparak kullanmak istediği anlamı düzgün bir şekilde ifade etmiş. Lakin tam anlamıyla ifadesi halka ulaşmış mı bilemiyorum.

Özetle kitap halkımızın cahil olduğunu hatta aptal olduğunu örneklemeler ile açıklıyor. Bu tespiti halkı küçümsemek için değil bir durum tespiti yapmak için kullandığını söylüyor.

Kitaptan anladığım kadarıyla halkın cehalet ve aptallığını ise eğitim kalitesizliğine bağlıyor. Bu kalitesizliğin ise bilerek yaratıldığını, kütüphanelerin azaltıldığını ve okullarda yetiştirilen öğretmenlerin ücretlerinin düşürülerek tercih edilebilirliğini azalttıklarını uzun uzadıya anlatıyor.

2a4788c9-b36e-4c93-95c9-84be8a833e47.jpg

En büyük suçlu ise para karşılığında satın alınan hain hükümetler olup bu başlangıcı çok partili sürecin başlangıcına dayandırıyor. Dünya zeka ve bilgi testlerinde hızla gerilere gidildiğini, Türkiye’nin muhtemel Afganistan düzeylerinde bir genel kültürle yaşayacağını anlatıyor.

Açıkçası bazı tespitlerine veya yazılarına katılmasam da genel olarak söylediklerine katılıyorum ve amacının hakaretten ziyade cehaletin sebebini anlatarak çözüm önerileri getirmek istediğini düşünüyorum.

Öğretmenlerimizin kalitesini artırmak ve en zeki öğrencileri öğretmen yapmak zorundayız. Yine yaşanabilir maaşlar ile daha az çalışma saatlerine sahip olmaları gerekirken sürekli kitap okuyarak kendilerini geliştirmeleri şart. Yine eğitimimizin gelişmiş ülke standartlarında olması yetmiyor. Yetiştirilen çocuklara öğrenme açlığı ve bilgiye ulaşma hazzı aşılanmalı.

Elbette ülkemizde bu tip şeyler oldukça zor. Eleştirel düşünce ve bilim düşmanlığı bu seviyede iken pek bir ümit görmüyorsunuz.

Neyse kitap çok ek bir şey bana katmazken genel olarak bahsettiğim konuları işlemiş. Okunabilir kitaplar arasında diyebiliriz.

Hoşçakalın.

Güneşi İçenlerin Türküsü

Bu bir türkü:
toprak çanaklarda
güneşi içenlerin türküsü!
Bu bir örgü:
alev bir saç örgüsü!
kıvranıyor;

kanlı; kızıl bir meş’ale gibi yanıyor
esmer alınlarında

bakır ayakları çıplak kahramanların!

Ben de gördüm o kahramanları,
ben de sardım o örgüyü,
ben de onlarla
güneşe giden

köprüden

geçtim!

Ben de içtim toprak çanaklarda güneşi.
Ben de söyledim o türküyü!

Yüreğimiz topraktan aldı hızını;
altın yeleli aslanların ağzını
yırtarak
gerindik!
Sıçradık;
şimşekli rüzgâra bindik!.
Kayalardan
kayalarla kopan kartallar
çırpıyor ışıkta yaldızlanan kanatlarını.
Alev bilekli süvariler kamçılıyor
şaha kalkan atlarını!

Akın var
güneşe akın!
Güneşi zaptedeceğiz
güneşin zaptı yakın!

Düşmesin bizimle yola:
evinde ağlayanların
göz yaşlarını
boynunda ağır bir
zincir
gibi taşıyanlar!
Bıraksın peşimizi
kendi yüreğinin kabuğunda yaşayanlar!

İşte:
şu güneşten
düşen
ateşte
milyonlarla kırmızı yürek yanıyor!

Sen de çıkar
göğsünün kafesinden yüreğini;
şu güneşten
düşen
ateşe fırlat;
yüreğini yüreklerimizin yanına at!

 Akın var
güneşe akın!
Güneşi zaaptedeceğiz
güneşin zaptı yakın!

Biz topraktan, ateşten, sudan, demirden doğduk!
Güneşi emziriyor çocuklarımıza karımız,
toprak kokuyor bakır sakallarımız!
Neş’emiz sıcak!
kan kadar sıcak,
delikanlıların rüyalarında yanan
o «an»
kadar sıcak!
Merdivenlerimizin çengelini yıldızlara asarak,
ölülerimizin başlarına basarak
yükseliyoruz
güneşe doğru!

Ölenler
döğüşerek öldüler;
güneşe gömüldüler.
Vaktimiz yok onların matemini tutmaya!

 Akın var
güneşe akın!
Güneşi zaptedeceğiz
güneşin zaptı yakın!  

Üzümleri kan damlalı kırmızı bağlar tütüyor!
Kalın tuğla bacalar
kıvranarak
ötüyor!
Haykırdı en önde giden,
emreden!
Bu ses!
Bu sesin kuvveti,
bu kuvvet
yaralı aç kurtların gözlerine perde
vuran,
onları oldukları yerde
durduran
kuvvet!
Emret ki ölelim
emret!
Güneşi içiyoruz sesinde!
Coşuyoruz,
coşuyor!..
Yangınlı ufukların dumanlı perdesinde
mızrakları göğü yırtan atlılar koşuyor!

Akın var
güneşe akın!
Güneşi zaptedeceğiz
güneşin zaptı yakın!    

Toprak bakır
gök bakır.

Haykır güneşi içenlerin türküsünü,
Hay-kır
Haykıralım!

Nazım HİKMET RAN