Bir Gün Yine Komandoyuz II

Kısa süre sonra öbür bölükte kantin kasa subayı olarak pek bilgim olmayan şeylerin başına geçince açıkçası çekinerek yaptım işimi. Yani kasa falan var, faturalar tutanaklar havada uçuşuyor. Ama Allah’tan iki güzel insanı tanıdım orada. Bizim bölüğe gelen kısa dönem askerlerden bir tanesi geçmişte muhasebede bilen ve beni rahatlatan Konyalı çavuşum Erol TOPAK ile havacı teğmen Bülent hmmm soyismini hatırlamıyorum işte neyse onu tanıdım. Kantin başkanı Hasan yüzbaşıda vardı ama onun ile fazla muhabbetimiz yoktu.

Neyse uzatmıyayım kasa anahtarları bende sürekli para akışını sağlıyoruz. Şeker komutan gel para ver, git fatura al falan günler geçiyor ama arkadaş içinde milyarlar olan kasa dandirik bir kasa! Bize verdikleri yer zaten baraka gibi bir yerdi. Başka işlerimiz var oraya buraya koşturuyoruz sürekli anasını satayım. Arada birde “ulan bu kasayı akşam kapıyı kırıp yüklenseler götürürler” diyede konuşuyoruz. Neyse Erol “ben bakıyorum komtanım merak etmeyin ehehe” yapıyor arada 🙂

Erol Topak ile Muhasebedeyiz
Erol Topak ile Muhasebedeyiz

Sanırım öğle yemeğini yemiştik içtimayı aldıktan sonra ben yine sağa sola koşturuyorum işim çoktu benim mnkoydumu taburunun bütün yükü bendeydi ya.. Erol koşarak geldi “komtanım komtanım…” diyerek. Selam durup hem gülerek hem ciddeleşmeye çalışarak bana bakıyor. Selamını alıp “ne oldu Erol?” dedim haliyle. Tahminim ya fatura geldi, ya para istiyor yine birisi falan ne olacak. Erol çavuş gülerek “komtanım kasa yok kasayı çalmışlar” dedi. Tabi ben şok oldum “nasıl lan kasa yok kim çalmış sabah oradaydı” dedim. Erol bir yandan sırıtıyor “valla bilmiyorum yüklenmişler götürmüşler komutanım” dedi. Ben tabi bastım küfürü “elbette yüklenirler verdiler bize göt kadar kasayı yüklenip götürürler….” diyerek. Neyse gittik muhasebe binamıza. Baktım kasa yok! Ehehe şimdi komik geliyor tabi de döndüm “nerede lan kasa?” diyorum istemsiz. Erol gülüyor bir yandan “Bülent teğmeni arayalım” diyor. Aradım Bülent teğmeni hemen. Dedim böyle böyle kasa yok komutanım.  Bülent teğmen olayı olgunlukla karşıladı “heaaa” dedi. “Yandın askeri mahkemeye gidersin artık” dedi 🙂 Etrafı soruşturalım dedim. Karşı tarafta kademeciler var sürekli oradalar. Astsubaya sordum ya kasa falan gördünüz mü diye. “gördük” deyince ümitlendim. Bir kaç kişi alıp arabaya yükleyip gitmişler kasayı iyi mi. Hay dedim yapacağınız işe insan sorar falan.

Bir yandan tırsıyorum bir yandan şaka falandır diyorum. Bir tek Erol gülüyor arada “yandınız gomtanım” falan. Derken Bülent teğmende geldi napacağız falan 🙂 Arkamı döndüm ki iki asker yüklenmiş geliyorlar kasamı 🙂

asker26

Haliyle şaka yapmışlar bana ben çok telaş yapınca ortaya çıkarttılar tabi. Kasa gelince sarıldım falan kasaya. İçeri aldık açtım baktım paralar duruyor. Sonra düzelttim için paraları saydım tekrardan… İşte o sırada bizim fotoğrafçı askerde oralardaydı sanırım resimlerimizi çekti bizim. Hey gidi dersin ya o resimler bunlar işte. Sağolsunlar askerlik dönemi boyunca yardımcı oldular bana. Gerçi bizde hep arkadaş gibiydik rütbeliden çok. Ben hiç bir askeri tartaklamadım da küfürde etmedim kötü davranmadım yani. Şimdi düşünüyorum da belkide hak edenlere yapmak lazımdı ama neyse tutanak falan tutardım genelde. Erol sağolsun ben nöbetçiyken soğukta yürüyüp geceleyin bana sahur yemeği getirirdi. Kendisine bir terbiyesizliğimiz olduysa kusura bakmasın hakkını helal etsin. Düzgünce işimizi yapmaya çalıştık o zamanlar. Okuyamaz gerçi buralarıda ama dur ya belki okur 🙂

Ha bak yine bir gün uyandım cebimde anahtar yok. Servisten birliğe gidene kadar aklımda bir sürü düşünce. Bulsan anlarsın direkt kasa anahtarı falan. İndim doğru bizim muhasebe odasına baktım kapı açık 🙂 Aha gitti dedim bu saat sabahın 7,30 da kim gelecek. İçeri girdim ki Erol bilgisayarın başında tıkır tıkır çalışıyor. “olm napıyosun burada sabahın köründe” dedim. “Bazı işleri tamamlamak için geldim komutanım” dedi. Ben hızla kasaya yöneldim baktım anahtar üstünde kalmış öyle açık vaziyette. Başkası olsa yanmıştık valla Allah’tan Erol var 🙂 Evet unutmuşunuz falan demişti galiba.

Erol askerliği bitirip gittikten sonra kasayı almaya Gani Asteğmeni gönderdiler. Adama kasayı verene kadar iflahım gevrede yemin ediyorum. Almam da almam arkadaş ne uğraştırmıştı. Normalde kasa subayının ikinci dönemde seçilmesi mümkün olmamasına rağmen koskoca Malatya ordusunda başka adam yokmuş gibi yine beni seçmişlerdi 🙂 Bülent teğmen yırtmış, Hasan yüzbaşı da yine tekrar seçilmemişti. Erol desen zaten askerliği bitti adamı Konya’ya “etli ekmeeni” yemeye gitti. Yeni gelen kısa dönem eleman iyi niyetliydi ama onunla yürümezdi işler. Kantin başkanı havacı yüzbaşı görevi kabul etmeyeceğini açıkladı. Bülent teğmenin yerine gelen yeni elemanda işle ilgisizdi. Ben üç ay daha idare ettim ama kafayı kırmıştım Erol bilmez benim o hallerimi. Artık askerliğim bittiğinden mecburen devretmem gerekiyordu ama yerime gönderilen Gani asteğmen avukattı ve “zorla aldıramazlar” deyip kasayı almayacağını açıkladı.

asker3
Gani Asteğmenle Muhasebedeyiz

Ama ne hengame yaşadım o zaman… Malları sayamıyorum, kantin başkanı diye bir şey yok, para istiyorlar bir yandan… Bende bir sürü tutunak var fatura getirmesi gerekenler var taburda ohoo. Benim askerliğin bitmesine imkan yok yani. Havacı yüzbaşıya durumun ciddiyetini anlatmak için gidiyorum ama yok “almam” diyor çocuk gibi. Artık gitmeme 10 gün kala kuleye gidip konuşayım dedim. Oradakiler “yüzbaşı göreve gidiyor Ankara’ya aha havalanacak az sonra” dediler. Hemen koştum yakaladım yüzbaşıyı. “Komutanım ben terhis olucam 10 gün sonra kasayı ne yapacağız?” dedim. Yüzbaşı umursamaz bir tavırla “gelince bakarız ben göreve gidiyorum” dedi. Ben “ne zaman geleceksiniz?” deyince yüzbaşı bana dönüp “bir ay sonra” dedi. İçimden “nasıl yani ya?” falan diye geçirirken bu bizim pilot yüzbaşı koşa koşa bindi helikoptere havalandı kalktı gitti iyimi…

Ben öyle hava sahasında kala kaldım mal gibi. Terhis olamayacağımı anlayınca çok moralim bozulmuştu. İsyan bayrağını açtım. Gelene “yok para” deyip gönderiyorum. Yüzbaşı geliyor “yok”, Binbaşı geliyor “yok”, yarbay geliyor “yok”… Ödemeleri de durdurdum. Hatta resmi işlemleri tam olan faturası hazır belgeleri “taburuna ait tutunağı olduğu için” vermiyordum. Şikayet edenler kışla komutanına gitsin diyorum. Sayım yapıyorum kantini kapattık askerin biri geldi “ben helekim yarabayın habercisiyim sigara istiyorum” bende “sayımdayız kapalı sonra gel” dedi. Asker bir şekillerde “yarbay duyarsa şöyle olur böyle olur”… Benim sinirim zaten üst seviyede “sana bir dalarım şimdi” dedim kaçtı gitti. Yarbay peşinden kantini aradı aldım telefonu “benim gönderdiğim askere nasıl sigara vermezsin sen?” dedi. Bende durumu anlattım sayım yaptığımızı söyledim yok ama dinlemiyor. “Ben senin komutanınım vereceksin, vermek zorundasın” dedi. Bende “siz benim üstümsünüz, amirim değilsiniz emir veremezsiniz bu şekilde” dedim, kapattı yüzüme. Sonra asker bir daha geldi yüzünde bir gülümseme pezevengin hani “ben sana demiştim hacı” der gibi. “Ne var ne istiyorsun?” dedim. “Yarbay aradı ya” dedi sonunda komutanım falan yok tabi. “Sayım yapıyoruz yok sigara, yarbaya söyle gitsin kışla komutanına eğer hızını alamazsa kurmay başkanına onunla da yetinmezse ordu komutanına şikayet etsin, senin mnkoyarım yavşak yavşak hareket etme böyle” dedim. Bunun surat düştü bastı gitti.

Sayımı bitirdik falan ertesi iki gün sonra bir yarbay beni çağırttırdı yanına. Ben tutanakları istettiğim için taburlardan artık para alamıyorlardı. “Nasıl vermek zorunda” diyerek postasını göndermiş muhasebeye. Bende arazideyim, geçen takıştığım yarbay olduğunu bilmiyorum ama. Neyse araziden geldiğimiz için çamurlu falan üstüm. Sildim botlarımı gittim yanına. Girdim kapıdan bağırarak bir tekmil verdim “çın çın inledi” içerisi. Aha bir baktım bana artistlik jimnastik yapan asker ile yarbay. Ama eskisi değilim yani korkmuyorum fazla. Yarbay baktı baktı bana böyle. Askere “sen çık kapıyı kapat” dedi. “Sen karacı mıydın oğlum?” dedi. “Evet komutanım” dedim sert bir şekilde. Kalktı ayağa yarbay iri yapılı bir adam benden kısa biraz. “Ben iki haftadır deniz taburundaydım” dedi. “abi abi gelen giden nedir lan abi? Şöyle adam gibi tekmil vermedi kimse hele şükür asteğmenim sen verdin teşekkür ederim” dedi 🙂 Bende bırakır mıyım bağırarak “sağol!” dedim. Döndü etrafımda “Sen bana geçen sigarayı neden göndermedin?” deyince durumu anlattım. Aslında göndereceğimi lakin habercinin hareketlerinin hoş olmadığını ve ona sinirlendiğimi de söyledim. Yarbay baktı bana yüzüme çağırdı habercisini başladı buna bağırmaya. İşte tahmin edebileceğiniz küfürler “gtün mü kalktı, adam mısın, sen kimsin?” falan. Tekrar çıkarttı odadan elemanı. “Bana uzun zamandır kimse senin gibi posta koymamıştı tanımıyormusun olm sen beni?” dedi. Bende “ben işimi yaparım komutanım rütbeyle pek ilgilenmem beni herkes tanır aslında” deyince sevindi adam “otur otur” dedi 🙂 Çay falan içtik başıma gelenleri anlattım işte kasaydı falan, tutanakları toplayamadığımı anlattım, faturanın parasını vermediğimi söyledim falan. Onların taburunda da vardı. Haberinin olmadığını ve tutanakları hemen getirmemi söyledi. Sağolsun ben tutanakları verdiğimin ertesi günü bunun sorumlularını yanına çağırtmış vermiş çoşkuyu rütbelilere. Akşamında faturaları ayarlatmış onaylattırmış ve muhasebeye getirmişti. Yarbay gelince çok şaşırdım hem hızına hem gelmesine. “Gerek yok komutanım ben gelirdim arasaydım” deyince “olur mu evladım zaten geç kalmışız kusura bakma sen. Askeriyede işte çok düzenli değil şöyle çivi gibi bir birlik yapamadım şurayı” deyip hırsla yumruğunu sıkmıştı 🙂

Nizamiye Nöbetçi Odası
Nizamiye Nöbetçi Odası

Öğrendim ki meğer bu yarbay biraz kırıkmış. Çekinirmiş herkesten. Haa sonra ben nizamiyede nöbetçiyken bir land geldi kapıya birlik içinden. Hızla odaya daldı inen kişide baktım bu yarbay. Ayağa fırladım hemen. “Otur otur yerine” dedi ben yok buyurun masa başına desem de inatla sandalyeye oturdu. İçerideki askerlere bakıp ” ne duruyosun olm sktirin gidin buradan konuşacağız” diye bağırdı. Adamla konuştuk işte. Bana nereli olduğumu, nasıl büyüdüğümü falan sordu. Mesleğimi, kitap okuyup okumadığını, annemi babamı sordu. İlk defa askerliğim biterken bir rütbeli bana bunları sormuştu garipti. Çay istedi ama bizim mal çaycı su koymadan ısıtıcıyı çalıştırınca rezistanslar yanmıştı. Daha öncede nöbetçiler gece çay yapalım diye girmiş o zaman da yanmıştı. Yoktu yani çay. Çaycıyı çağırıp azarladı. Haberciyi değiştirdiğini anlattı olaydan sonra. Tamam haberci olmak ayrıcalıktı ama gtü kalkmıştı zaten başka duyumlarda alıyordu. Konuştuk falan baya o nöbette. Askeriyeyi düzeltmeye çalışmış ama başaramamış bir adamdı karşımdaki. Benim babamın bölüğü ile ilgili konuştum. Orası daha iyiydi ama genel olarak askeriye kötü durumdaydı yani. Aslında sert ve manyak görünümlü mantıklı ve ahlaklı bir adamdı karşımdaki. Belkide askeriyeyi bu şekilde yönetmeyi seçmişti buda mantıklıydı zaten. Benimle geç tanıştığı için üzgündü tekrar görüşelim dedi ama bir daha görüşemedik o yarbayla…

Babam 3-4 gün kala beni arayıp “hayırlı tezkereler” demiş bende “baba beni unutun terhis olamıyorum ben” deyip durumu anlatmıştım. Babamda “ne kasası olm kimse tutumaz seni orada kilitle al evrakları gel onlar düşünsün ben yanındayım” deyince rahatladım. Harbi benim peder subaydı değil mi? 🙂 Gittim ertesi gün yaptım kasamı, defterleri ve anahtarları alıp kışla komutanına götürdüm. “Ben gidiyorum komutanım, bunları da götürücem kantinle kapatıyorum askeri mahkemede görüşürüz” dedim 🙂 Cengiz albaya durumu anlattım. “Sen ver bunları çağırın lan bana Gani asteğmeni çabuk” deyip beni gönderdi. Artık işim bitmişti yani. Gani asteğmenle ne yaptılar bilmiyorum ama kasayı devraldı, bende kurtuldum.

Neyse çok bile yazdım öyle iki resimin anısı ama çok var tabi. Gerek yok hepsine selam olsun belki askeri okuldakileri de yazarım bir ara.

Bir Gün Yine Komandoyuz I

Ya yazmayayım diyorum ama askerlik işte yazmadan da olmuyor yani. Erkek milletinde malum büyük bir askerlik anısı potansiyeli var her zaman. Hani öyle dıdının dıdısını yazmıcam ama evdeki bir iki resmi buldum buraya koyacağım birkaç arkadaşı da ekleyeyim ki okusunlar özlem giderirler belki…

Yıllar çabuk geçiyor elbette. Dur bakayım bulduğum resimleri anlatayım. Ben Malatya’ya Hava Savunma taburu 1.Batarya 2.Takım komutanı olarak atandıktan bir ay sonra falan karargah bölüğüne gönderilmiştim. Herhalde en çok çalışanı bu olur en salağı bu deyip gönderdiler bizi yan bölüğe. Muhabere takım komutanı olmuştum ve ek olarak kantin kasa subayı yapılmıştım. Başka bişeylerde olmuştum ama tam hatırlayamıyorum ne varsa yapıyorduk zaten.

Mehmet Başçavuş-Ben-Ali Astsubay Çadırları Topluyoruz
Mehmet Başçavuş-Ben-Ali Astsubay Çadırları Topluyoruz

Ama karargaha girmeden başıma bir olay geldi. Daha çömez olduğumdan bölükte ilk gittiğimde sağı solu inceliyorum tabii. Oryantasyondayım iki hafta falan. Yani görev verilmiyor öğreniyorum işte. Adana atışlarından taburun döndüğü zaman. Toplarımız sivil kamyonlar ile taşınmış geri getiriliyor araziye. Bataryalar da araziye gelen topları kendi kamyonlarıyla alıp garaja yerleştiriyorlar. Kendi kamyonlarımız ile gitmiyoruz çünkü araçlarımız çok eski. O zaman çocuktum bilmiyordum gerçi. Bize Adnan MENDERES zamanında güney koreye savaşmamızın karşılığında NATO tarafından verilen 1945-55 model MAN ve REO kamyonlar var elimizde. Bir boka yaramayan bu kamyonlar kış zamanında dert küpü olurdu bize. Yağı boşalır, hidroliği patlar, aküsü biter falan. O zaman inanılmaz yakıt israfı yapan bu kamyonların kullanılmasını anlayamazdım. Sonradan askeriyedeki bu düzensizlik ve başıbozukluğu öğrenince neden ülkemizin böyle olduğunu anlamış oldum. Farklı bir şey anlatmayayım efendim bu araçlarla garaja geri getirirken tabii şöför askerin yanında bir komutanın olması lazım mutlaka. Ben garajda gelen gidene bakıyorum o sırada bir şey yapmıyorum çünkü zaten yeniyim taburu bilmiyorum yani. Bir top ile Haydar başçavuş geldi. Atladı kamyondan bana seslendi. “senden rica etsem kamyon ile araziye gider misin Şeker asteğmenim?” dedi. “giderimde ben bilmiyorum bir şey olması sonra bak” deyince “asker çok tecrübeli sen rahat ol” dedi. Bindik kamyona sallana sallana gidiyoruz. Şöför askerde başladı muhabbete benle “komutanım siz nerelisiniz, sizin askerlik bitmez, benim iki haftam kaldı vs” benle muhabbet ediyor ama hiç yola bakmıyor adam. “Olm yola baksana” diyorum “ben dolmuş şöförüyüm komutanım bişeyolmaz” diyor sağ sol yapıyor vites değiştiriyor böyle gidiyoruz. Yolda başka bir top taşıyan kamyon ile karşılaşınca asker “ben bir sağa yanaşayım” dedi sağ tarafın ötesi benzinlik. Bu ileri geri falan derken “taaaak” diye bir ses duyuldu. Hemen indik aşağıya baktık asker geri giderken elektrik direğine çarpmış. Direk devrilmiş, kabloları da kopmuş benzinliğin içine düşmüş. “Ne yaptın lan?” deyince bizim o yola bakmadan vites attıran şöför gitti bildiğin mum gibi bir asker geldi sesi çıkmıyor..

Etrafa bakıyorum kimse farketmedi bizi ama. Bir hengame var sürekli. Haydar başçavuşa haber söyledik koşa koşa geldi. Bizi hiç umursamadan “araca bir şey oldu mu?” dedi. Kontrol etti bir şey yok. Elektrik direği tahta olduğu için devrildi iz var hafif böyle. Askere kızdı falan atla dedi kamyona. Bana dönüp “kimse gördü mü devirdiğinizi?” dedi. Bende “yok kimse farketmedi galiba” dedim. Gerçektende herkes bir şeyler yaptığından farkedilmiyor olay iyimi. “Hadi görüşürüz o zaman Şeker asteğmenim” demesin mi başçavuş. “Yahu” dedim “nereye abi direk devrildi elektrikler gelirse benzinlik yanar” deyince bana “sktiret yansın sorumlusu düşünsün ben gidiyorum” dedi. bastı gitti bildiğin adam. Ben yamuk bir direk ve kopmuş elektrik kablolarıyla kala kaldım. Kimseyi de tanımıyorum toplanan astsubaylar vardı yanlarına gittim hızla.

Volkan Astsubayla Arazide
Volkan Astsubayla Arazide

Kendimi tanıttım hoşgeldin faslından sonra olayı anlattım. Hangi direk falan hemen arkalarını gösterdim. Bir saatti ordalardı ama direği görmemişlerdi. “Kimse gördü mü?” diye sordular “hayır” deyince “boş ver” dediler. Ben şaşırdım tabi hemde üzüldüm o zaman. Umurlarında değildi yardım isteğimi de geri çevirdiler. Genç bir astsubay varmış Alper diye ona git dediler. Onlara göre olay üstüne kalırsa mahkemelik olurmuşum, çünkü akşama otomatik yanacak olan elektrikler kesintiye uğrayacak tabii benzinlikte cabası…

Tabii durumu hemen bölük komutanına söylemek lazım diye düşünüp çabucak ona giderken yolda rastladım. “Nasılsın, alışıyormusun …” faslında “şöförün elektrik direğini devirdiğini” anlattım. “Hangi direği?” dedi. “Yanından geçtik az önce” dedim bende 🙂 Dönüp baktı direğe baya kızgın görünüyordu. “Araç komutanı kimmiş?” dedi burnundan soluyarak. Bende olayı anlattım işte. Bana dönüp “madem araç komutanı sensin düzelt bunu, akşam 4,30 da elektrikler gelecek” deyip yürüdü gitti. Ben yine şoke olmuş vaziyette tabura yöneldim.

Tabur içinde Alper astsubayı arıyorum. Yakıt takım komutanı olduğunu öğrenince kazan dairesine sorarak ulaştım. Asker göreve gittiğini söyledi, bir saate geldi Allah’tan. Alper astsubay iyi birisiydi zaten oda yeni gelmiş ve evlenmişti. Benim geldiğimi duymuş tanışmaya fırsat aramıştı sağolsun. Beraber direğin yanına gittik. Direğin ucuna ip asıp çektik olmayınca araçla itelim dedik. İtledik düzelttik direği, arasınada taşlar koyduk falan. Lakin kabloyu nasıl bağlayacaktık? Elektrikçi astsubaylar izinde olduklarından ne yapacağımızı bilemiyorduk. Belediyeyi de arayamazdık çünkü pazar günüydü. Derken yanımıza fotoğrafçı asker geldi. Daha sonradan öğrenecektim ki bazı iyi huylu veya işe yaramaz askerleri son dönemlerinde fotoğrafçı yapıyorduk. Buda böyle bir askerdi. “foto çekeyim mi komutanım?” deyince “başlıcam fotona” dedim kızarak. “Görmüyor musun direğin kablosunu bağlayamadık” diye söylendim. Artık ümit yoktu yani. Elektrikler bir saate gelecek, benzinlik alev alacak, patlamalar neticesinde kışlanın yanmayan ışıkları birleşecek , bende daha ikinci haftamda askeri mahkemeye sevk edilerek rekor kıracaktım. Benim askerlik bitmeyecekti mnkym. Birden fotocu asker “ben takarım komutanım ne var bunda ya” dedi. Baktım buna “ne anlatıyosun olm sen? Ne anlıcaksın lan şak şuk fotoğraf çekiyorsun yanımızda anca” diye. Fotocu askerde “komutanım ben askerde tekte çalışıyordum bu işi yapıyordum takarım bunu” demesin mi? “Yapma yaw” dedim hemen bir ümit ile. Ama direğe tırmanmak için kelepçe lazımdı. Ama elektrikçi astsubaylar izinliydi anasını satayım. dolaplarındaki kelepçeyi alamayacaktık. Zaman yoktu yarım saat kalmıştı. İşte elektrikler gelecek, patlamalar neticesinde kışlanın yanmayan ışıkları birleşecek, bende daha ikinci haftanın sonu.. “komutanım bende anahtar var açarım kolay o iş” dedi fotocu asker. Tabii ondan ne arıyordu anahtar neyse “hadi çabuk laaaağn” deyip gönderdim askeri. Koşarak gidip aldı kelepçeleri. Teli bağladı porselene ve indi aşağıya. İner inmez elektrikler geldi ve kışla aydınlandı.

asker0002

İşi kotarmıştık ama nasıl olduğunu anlamamıştım yani. İşte Allah yardım eder ya bazen sanırım öyle oldu. Askerlere marlboro almıştım sağolsunlar. Alper astsubaya teşekkür edip bölük komutanına tekmil vermeye gittim. Kapıdan hallolduğunu söyledim, yüzüme bakmadan “ayağını denk al” dedi. Sanırım hiç sevmedi beni. Neyse ertesi gün direğe çimeto dökülmesini emretmiş. Ben tabi bilmiyorum çimentoyu falan nereden alacağız bölük başçavuşuna söyledim ve oradan bölüğün deposundan kullanıp sağlamlaştırdık direği. Sonradan yüzbaşı bölüğün kendi çimentosunu kullanmama kızmıştı (aslında çok az bir çimentoydu). Bende kendi paramla bir torba çimento almış, direğe tekrar döktürmüştüm. O günden sonra aramız hiç düzelmedi o yüzbaşıyla..

III.Mehmed

Önceki yazıya buradan

Devam edelim… Aha tarihi Kanije kalesi savunması kısmına gelmişiz. Mutlaka okuyun tarihi sevmeseniz de bu kısımları çok iyi bir yönetim gösteriyor Hasan paşa hey gidi.

10) Avusturya’da peş peşe başarısızlık geldi Estergon, Vşeyrad düştü 1595

11) Başarısızlık haberleri İstanbul’a gelse de, padişah III.Murad afedersiniz ipimle kuşağım, s…le t..ğım felsefesini benimsediği için aleme devam etti. Derken öldü, yerine de en büyük oğlu III.Mehmed padişah oldu. İlk icraatı 19 kardeşini öldürmek oldu. {tabi 19 kardeşi öldürmesi bir yana, III.Murad alemci ve kadın düşkünü olduğu için bunlar resmiyette görünen daha bir çoğu ortaya çıkamadan öldürülmüştür}. Lakin oda “eğleneyim, sarayda takılayım” havasındaydı. Yeniçeriler ordunun başında sefere çıkmasını istiyorsa da saray ahvali karşı çıkıyordu. Olayları iyice boka sardıran Sinan paşa yine veziri azamdı üstelik. Oda birden ölünce heh heh gelen gideni aratır gibi damad İbrahim paşa geldi. Oda sefere çıkmayın padişahım dese de, yeniçeriler ayaklanıp “Süleyman gibi sefer isteruk” deyince mecbur sefere çıkmıştır.(görüldüğü gibi halk padişahların kötü yönetiminin bilincinde, askeri coşturan ileride bu olacak)

III.Murad

12) Eğri kalesi düşman tarafından ele geçirilmiş, yeniçerilerin derileride canlı canlı yüzülmüştü. Kaleye sefer ile gidilip ele geçirildikten sonra düşmanın canlı canlı derileri yüzüldü. 1596

13) Haçova ovasında haçlılarla savaşıldı. Savaşta Osmanlı birlikleri kaçmaya, çekilmeye başladılar. Dağınık serseri haçlı topluluğu ganimet sandıklarını görünce onlara saldırmaya başladılar. Çadırlarda bulunan ahçı, seyis, hizmetliler vs. kazma, kürek, odunla heh heh bunların üstlerine saldırıyor bir kısmı kaçınca da “düşman dağıldı, kaçıyor” diye bağırıyor iyimi! Kaçan Osmanlı ordusu toparlanıyor bu sayede. (direkten dönüyoruz bir nevi) Hücum edip zafer kazanılıyor. Böylece hezimet birazda şansla Osmanlıya dönmüştür. Fakat padişahımız durur mu? Öteden beri saraya dönmek isteyen “yahu ne yapıyoruz sarayın uzağında oktu baltaydı” diyen III.Mehmed ordusunun moralini bozmuş galibiyeti de hiçe indirmiştir (aferim III.Mehmed)

14) Kanije kaleside alınmıştır fakat sonraki yanlış hamleler çok canda mal olmuştur. Hasan paşa kalede bırakılan bir kısım askerle kuşatılıyor hemen zaten. Yardım istese de, veziri azamımız “benim başka planım var, döncem sana” babında mesaj atıyor. Mesajı “biiiip,biiip” diye telefonuna gelen Hasan paşa ne yapsın? Yazık işte, askerlerin morali bozulmasın diye sahte bir mektup yazıyor mektupta genel anlamda “yettik geliyoruz” yazıyor diye askerlere ve kale halkına moral veriyor. Herkes mutlu oluyor, gülüyo falan. Halbuki gelen falan yok. Çünkü vezir-i azam oldukça yiğit bir paşa olan Hasan Paşa’yı çekemiyor. Orayı ele geçirsinler öldün diye ümit ediyor. (piç Sinan paşa şerefsiz it)

Kanije Kalesi

15) Madem öyle Kanije kalesi kuşatmasını anlatmadan olmaz. Efsanevi Kanije kalesi, Hasan paşanın çabalarıyla  ve muhteşem savunmasıyla hatırlanmaktadır. Kalede üç bin asker ve 200’e yakın atlı birlik vardı. Kalenin önemini bilen Arşidük Ferdinand, 50 bin kişi ve 42 büyük top ile veriyor ayarı. İşte bu kuşatmayı yiyince kale için yardım isteniyor. Vezirimizin ipinde olmadığından “başka yere yardımdayım diyor”, gerçi oraya da yetişemiyor dangalak sığır Sinan Paşa. (Eee hacı sen beceriden yoksun adamları bir yerlere getirirsen, aleme dalıp verilen rüşvetleri adam kayırmayı önemsemez isen olacağı budur) Sonuçta sahte mektupla halkın/askerin morali bozulmasın diye çabalıyor Hasan Paşa. Bu kadar mı? Değil tabi ki ulan anlatıyoruz. Hasan paşa, kaleye girmek için nehir üzerinde yapılan köprülerden birini yaktırıyor, diğerini de çengellerle çektiriyor yıktırıyor. Çamdan da gemiler yapıyor küçük ani baskınlar için. Kale altından yakalanan iki tutsağı sorguladıktan sonra, öldürülmeleri için ağa Ömer beye veriyor. Tabi Ömer beyle daha önce anlaşan Hasan paşa, çakalın adabazarlının en önde gideni. Ömer bey, iki tutsağa “kalede çok asker olduğunu, yardıma gelindiğini” anlatıp hemşeri oldukları için onların eline ekmek verip salıyor. Tutsaklar sevinçle (sazanlar) kaçıp Ferdinand’a durumu açıklıyorlar. Ferdinand duyduklarına hayret edip morali bozuluyor (ulan ne anasının gözüymüş Hasan paşa ama daha durun dahası var)

16)Bu arada İstoni Belgrad düşman eline geçmiş, oranın komutanı Mehmed paşanın kellesi getirilip kale halkına gösterilmişti {burada araya girelim ne oluyor lan falan demeyin. Kale kuşatmalarında çok az bir birlik bile inanılmaz savunma yapabilir arkadaşlar. Önemli olan savaşlarda askerin moralini yüksek tutmaktır. Korku, kaybeden tarafta daha yüksektir genellikle. İşte bu korkuyu yenmek için veya düşmanda bu korkuyu yaratmak için çeşitli yollar hep denenmiştir ve Osmanlının aslında bunu yaratma konusunda üstüne yoktur. Mehter takımının savaş alanına girmeden evvel müziği bağıra çağıra çalması düşmanın kemiklerine işlemiştir. Mesela Osmanlıda Deliler vardı, en önde giden saçlı sakallı iri yapılı kimselerdi, bunlar boynuz boya falan kullanır düşmana sanki yaratıklar geliyor şeytanlar saldırıyor imajını yaratmak içindi. Ve savaşta toparlanması en zor şey dağılan bir ordudur. Ordu, geri çekilmeye başlarsa önünü ancak çok büyük komutanlar alır. Neyse, burada da kale halkına “aha bilmem kimin kellesi, aha kaçanların kolu” diyerek moralini bozmaya, içeride isyan çıkartmaya çalışıyorlar.}. Hasan paşa kelleyi tanımış, fakat onun olmadığını kale halkına açıklamıştı. Fakat bu moralsizliği bir top atışıyla gidermiş, kellelerin asılı olduğu yeri vurup suya düşürmüştü.

17) Belgrad’ı alan Matyas’ta, askerleriyle beraber kaleye takviye olarak geldi. Kaledekilere teslim olmalarını, yardım gelmeyeceğini söylese de teslim olunmayınca şiddetle saldırdı. Lakin moralli kale askerleri iyi karşı koydu, açılan gedikler gayretle geceleri kapatılıyordu. Kale burçlarına kadar gelen düşman askerleri, bir sonuç alamadan döndü. 18 bin asker ve papanın kardeşi de burada yaralanmış ve ölmüştü. Saldırılar durduruldu. Ferdinand kaleyi almak istiyordu, kışında devam edecekti saldırı.

II.Ferdinand (Kutsal Roma İmparatoru)

18) İşte bir taraf canı için ne gerekiyorsa yaparken, saray taraflarında ise “vezir olmalıyım, benim olmalı” diyen adamların iç entrikaları ve padişahın “bugün sarışına mı, esmere mi gideyim yaw?” tercihleri tartışılıyordu. Kalede ise barut sıkıntısı vardı tabi. Hasan paşa düşmandan kalan kibrit ve güherçileri (bir nevi kara barut ham maddesidir) kullanarak barut yaptırdı. Bu arada Hasan paşanın iç oğlanlarından aslen Macar olan iki tanesi kaçtı. Halk “kalenin durumunu anlatacaklar ve saldırı yiyeceğiz” diye çok moralsizleşti. Tabi Hasan paşa ulan bu. “telaş etmeyin ben ders almam, ders veririm” diyerek birilerine atıfta da bulunuyor muydu? Bir düşmanın yakalanmasını emretti, yakalanan askere “iki adam gönderdim kralınızla konuştu mu?” deyince askerde “evet, kalede az asker olduğunu, saldırı zamanıdır” diye söylediklerini anlattı. Çakal Hasan paşa “vurun kellesini” diyerek ağa Ömer beye verdi yine askeri. Ağa Ömer bey askere “bundan evvelki askerleri kendisinin bıraktığını, gönderilen askerlerin yalan söylediğini, askerin çok olduğunu, mühimmatında bir yıl yetecek kadar bulunduğunu” söyleyerek bir ekmek verip gönderdi. Sevinçle geri dönen asker Ferdinand’a durumu anlattı. Arşidükün canı sıkıldı tabi iyice heh heh. Hasan Paşa, birde mektup yazıp, güya serdara gönderecekti. Haberciye mektubu “uygun yerde düşürmesini, haberi de ağızdan göndermesini” söyledi. Mektupta kısaca “düşmana iki güvenilir iç oğlanımı gönderdim, güya asker barut az dedirterek saldırmalarını ve kayıp vermelerini sağlayacağım. Yemekte, barutta bol bol var acele etmeyin amcoğlu” diye yazıp göndertti. Elçi mektubu düşürüp {heh heh} düşman eline geçmesini sağladı. Mektubu okuyan ve tongaya gelen Arşidük, bu kaçan iki iç oğlanın kellerini kestirip “aha işte mesajınızı da yakaladık, ajanlarınızın da kelleri burada” diyerek kale halkına gösterdiler. Tabi kale halkı inanılmaz neşelenmiş ve gülmüştü.

19) Hasan paşa, bir sahte mehtup daha yazarak aynı yolu izledi. (nasıl bir adammışsın olm sen Hasan Paşa) Mektupta “gönderilen erzak ve mühimmatın geldiğini, düşman ordusundaki Macarlarla anlaşıldığını, yakın bir zamanda çift taraftan saldırılacağını vs.” yazıyordu. Arşidük iyice yusuflamış, kafayı yeme noktasına gelmişti. Yanındaki Macarlara güvenmiyordu artık. Sürekli yağmur yağıyor, askerleri firar ediyordu. Ağa Ömer bey, birde donmuş nehirden 300 kişiyle gizlice geçip sert bir baskın yapınca, aynı anda kaledeki topları da Hasan paşa ateşleyince düşman “aha geldiler, aha taraklara geldik dayı” diyerek panikleyerek kaçışmaya başladı. Hasan Paşa kalede 500 kişiyi bırakıp elindeki 3500 yakın askerlere baskına devam etti {yalnız dikkat edin, 3500 kişilik askeri var düşman 70 bin kişi falan ahahhaha} Düşman ordugahı bırakıp kaçtığından barut, top vs. her şeyi bir kısmı da kaleye taşıdı. Kelle getirene ödül deyince de 18 bin kelleyi önüne yıktılar. 1601

20) Bitmedi eheheh, düşman kaçıştı falan fakat bir süre sonra “ne oluyor ulan, takip eden yok bizi bu nasıl baskın” diyerek uzaktaki Ferdinand’ın etrafında toplandılar. Hala şokta olan Ferdinand askerleri toplayıp saldırttı. Hasan paşa yine ele geçirdiği topları çok iyi kullanarak düşmanın anasını ağlattı, hepsini perişan etti. Önüne bu sefer 30 bin kelle yığdılar.

Tiryaki Hasan Paşa Mezarı (Ünye) Orada Da Kanije Kalesi Fatihi Yazıyor Hey Allahım Aklıma Mukayet Ol

21) Ferdinand çadırına askerlerini sokmadı Hasan paşa, oraya top atışı yaptırıp biraz dövünce, Ferdinand zaten meyilli tam topuk yaparak bütün hazinelerini, silahlarını vs. bırakarak kaçtı. Hasan paşa ganimete düşmanı tam temizlemeden dokunulmamasını emretmişti. {haçovadan ders} Sonuçta temizlenen düşman dağıtıldı. Askerler hiçbir ganimete dokunmaması da ayrı bir ayrıntıdır {normalde askerin ele geçirdiği ganimetler hakkıdır, fakat hepsi eşit bir şekilde dağıtılmasını beklemiştir. Buda komutana duyulan güvenin önemini göstermekte}. Bu galibiyet Hasan paşayı vezir yapmıştır. {bu efsanevi savaş gerçektir arkadaşlar. Belki film tadında okudunuz ama gerçek olması inanılmaz yani. Korkuyla yoğurduğu savaşı, mükemmel oyunlarla kontrol eden Hasan paşa inanılmaz bir galibiyet almıştır ve ben bunu kimseden dinlememiştim mesela. Neden anlatılmaz, işlenmez tam filmlik işte ne biliyim al sana 4000 osmanlı filmi. Salak saçma filmler yapacaklarına efsanevi bir şekilde gerçeği neden çekilmez bilinmez anlamak mümkün değil}

22) Baya uzattık sonunda Avusturya’yla savaşlar devam etmiş (14 yıl) sonunda da anlaşma yapılmıştır. Bu savaşlar Osmanlının gücünü yitirmeye başladığı savaşlardır. Ekonomik buhranları ve isyanları beraberinde getirmiştir.

Sonraki yazıya buradan