Propaganda IV

Önceki yazı için buradan

İTALYA

Devam edelim yazı dizkimize. İtalya’dayız beyler. Gabriele D’Annuzio 1900 lerde yaşamış şair ve milliyetçi modern propagandistdir. Propagandalarında eski şaşalı Roma devletinin kuruluşuna atıflarda bulunmuştur. Yapılan başlıca şeyler şunlar;

*Mussolini bu arkadaşı temel alarak konuşmalarını faşizm eksenli bir zemine oturtmuştur. Roma ve Venedik’te ünlü “balkon” konuşmaları yapmıştır. Eskiye yönelik yapılan Versailles anlaşmasının yoksulluk, kötülük, haksızlık getirdiğini dile getiriyor. Konuşmalarında şair kişiliğini sergileyip askeri üniformalar ile görünmeyi tercih ediyor.

*1919-1922 arasında silahlanan İtalyan faşistler ülkelerindeki faşistleri vahşice katletmiştir. Yönetimi iyice ele geçiren faşistler afişlerde eski şaşalı Roma ordusunun geri geleceğini, dünyayı yeniden yöneteceklerini vs. söylüyorlar.

*Roma gelenekleri tekrar canlandırılıyor. Eskiden yaşamış insanlara anma günleri düzenleniyor, kıyafetler tasarlanıyor ve roma selamları veriliyor.

*Roma geçit törenleri düzenleniyor. Amaç eski günleri kendi çıkarları için kullanmaktır. Yani “atlarımız, biz nerelere hükmetmişiz babam” diyerek kendi dönemlerinde yine bunlara dönüleceğini söylüyorlar. Kendilerini eleştirenler ise vatan haini ve ajan olarak nitelendiriliyor.

*İktidara gelir gelmez bir generalini eğitim bakanı yapıyor ve müfredatı değiştiriyor. Eski dönem ağırlıklı, tarihi kahramanlıklara dayanan bir eğitime geçiliyor. Okullara faşist gençlik marşı söylenerek giriliyor. 1926’da okullarda okutulan 37 tarih kitabından 100 tanesi yasaklanıyor.

Mussolini ve Hitler

Ayrıca eğitimde;

4-8 yaş aralığı Dişi Kurdun Okulları

8-14 yaş aralığı Balilla Okulları (üniformalı)

14-18 yaş aralığı Avantquartis Okullarında (silahlı) eğitim görüyorlardı.

Bu çocuklardan başarılı olanlar yönetici sınıfına alınır, burs verilir veya iş imkanlarında desteklenirdi. (bildiğimiz günümüzün cemaat yapısı gibi aslında)

*Mussolinin hasta olduğunu gazate ve haberlerden yazmak yasaktı. Kitle iletişim araçları kontrol edilir ve sansürlenirdi.

*Propaganda konusunda Komple bir Almanya başarısı olmasa da yinede geçer not almışlardır.

İletişim Araçları

a) Sinema;

Sinema millileştirilmeyip sadece sansür uygulanmıştır. Buda etkili bir propagandayı engellemiştir.

b) Radyo;

Bütün radyolar kontrol altında. Kendi kara bölgelerinden çıkamadıkları halde sürekli zafer kazandıklarını halka söylemişlerdir. Gerçek uzmanları programlardan çekerek aslında alanında çalışmayan insanları sanki o alanın uzmanıymış gibi lanse etmişlerdir.( şair olan ekonomist yorumcusu, edebiyatçı tarihçi, din bilimci ise siyaset uzmanı olmuş yani). Alanı olmayan bu insanlar kişilere yanlış bilgiler vererek istedikleri hedef doğrultusunda halkı yönlendirmişlerdir. (işte bizim Mustafa Armağan’a tarihçi/uzman derler mesela anlatır “beni Vatikan arşivlerine almadılar” der. “Ulan sen kimsin vatikan arşivlerinde ne işin var” diye sormazlar ama)

c) Afiş-Broşür;

Ülkede sadece 50 bin yahudi yaşadığı halde inanılmaz bir ırkçı nefret oluşmaya başlıyor. Halk sürekli çalışmaya teşvik ediliyor. “Tarihimiz çalışmayla kuruldu, sizde sıra” deniliyor. İngilizler hakkında okullarında fuhuş yaptırıldığı, kadınlarının çirkin olduğu, erkeklerin traşlı ve homoseksüel olduğu vs. anlatıldı. Yenilgiler arttıkça köşeye sıkışan Mussolini son olarak “Almanlar’a itimatlarının arttığından dolayı geri çekildiklerini” söylemişlerdir. Fakat halk 1943 yılında artık propagandayı anlamış ve Almanlar’dan nefret etmeye başlamıştı.

Öldürülüp Asılan Mussolini

Savaşı kaybeden İtalya’dan kaçan Mussolini daha sonra yakalanıp vurularak idam edilmiş ve halkın görmesi için baş aşağıya asılmıştır.

Japonya

1904 yılında küçük kiraz ağacı ülkesi olan Japonlar Rusya’yı yenmişti. Bundan dolayı müttefik devletlerin kankası konumundaydı. Elbette sadece bu savaş sebep değildi. 50 milyon nüfuslu Japonya batılı ülkeler için çok güzel bir pazar yeriydi. Ne güzel getirip mallarını satan batılılar bu yeni pazardan mutlu mesut geçinirken işler 20 yılda tersine dönmeye başladı. Japonlar kendi sanayi devrimlerini gerçekleştirip, kendi işçisini ucuza çalıştırıp bu sefer pazar yerini batıya taşıyıverdi!

Batılılar “ne oluyor anuna koyim ne güzel biz satıyorduk ulan” deseler de Japonların bu hamlesine sinirlenmekten başka bir şey yapamadılar. Hele 1930 yılında Amerika ve Avrupa’da patlayan ekonomik buhran üstüne gelen ucuz iş gücüyle üretilen Japon mallarına karşı iyice ayar olmuşlar ve Japonya’ya ambargo uygulamışlardı.

Japonlar eski toplumdu kafası çalışan, kültürüne ve geleneğine bağlı bir ülke olan bu adamlar mal değildi yani öyle. Sanayi devrimini hızla yaparak yerli malına ulaşılmıştı da bir sorun vardı dayı. Yerli sanayiyi besleyecek olan demir ve kömür kaynakları Çin’deydi. Çin’de politik ve ekonomik olarak batılıların elindeydi yani şimdiki gibiydi işte. Ha birde not ekleyelim Çin’in dünyanın en güçlü ulusu ilan eden arkadaşlara gelsin. Çin elbette bu nüfusu ve üretim gücüyle ciddiye alınması gereken bir ülkedir. Lakin, bu gücün kimin elinde olduğunun iyi belirlenmesi gerekiyor. Güç özgürce çalışan, vergi veren, üreten ve bu üretimi ile insan gibi yaşayıp diğer devletlere göz dağı veren Çin’li insanlarda mıdır yoksa bu nüfus ve üretim potansiyelini eline geçiren batılı yani yabancı şirketlerinin midir? Çin’liler gelecekleri için mi çalışıyor yoksa birilerinin kölesi midirler? Cevap net olarak ortadadır. 1900’lü yıllardan beri kendi özgürlüğünü eline alamamış olan Çin toplumu bana göre kendi yaşamı için başkaldırdığı zaman dünya ekonomisi çatırdayacak ve kapitalizm çökecektir. Neyse lan nereden nereye geldik.

Japon İmparatoru Hirohito

İşte batının elinde olan Çin ekonomisine Japonya’nın ihtiyacı vardı. Japonya bir şeyler yapmalıydı ama ne yapacaktı?

1931’de Makden’de Mançurya demir yolu havaya uçurulmuştu. Bu saldırının Çin’liler tarafından yapıldığını öne süren Japonya savaş ilan ederek saldırdı. Aslında yıllar sonra bu saldırıyı yapanın Japon ordusu olduğu ortaya çıkmıştır (kendi halkına, askerine, birlik veya binasına saldırmanın savaş çıkartmak veya bahane üretmek için hükümetler tarafından sıkça kullanıldığına tarihte tanık olunmuştur. Önemli olan bu tanıklıklardan ders çıkartmaktır)(en kısası bizim Hakan Fidanın ses kayıtlarında ortaya çıkan “Gerekirse Suriye’ye dört adam gönderirim. Türkiye’ye 8 füze attırıp savaş çıkartırım” cümleleridir yani dinleyene anlayana)

Müttefikler bir ordusu olmayan, küçük köylerde yaşayan radyosuz, eğitimsiz yani bildiğin mal gibi topluma propagandayı düzgün yapamadılar tabi. Afiş mafiş atıldı onuda okuyamıyor adam ne yapacak. Durum böyle olunca resim falan yapıldı saçma sapan. Neyse devam edelim Japonya’dan arkadaşlar. Toplum yapısı bizimkilere benziyor hafiften;

*Kutsal kökenleri olan yöneticiler ile dünya yönetimine talipti Japonya. Daha çok dinsel öğeler kullanılırdı. Halk bu dinsel öğelerin yarımıyla ve yeryüzünün ilk insan imparatorunun peşinden gelen çocuklarıyla yönetiliyordu. Arkada ise politik oyunlar ve siyaset vardı elbette.

*1930’larda bu yolu izleyen Japon Hükümeti silahlı kuvvetlerin bir organı haline gelmişti.

*1935’te general Sadao Haraki eğitim bakanı oldu. Haliyle eğitim vatanın kutsallığı, kahramanlıklar, imparatorun üstünlüğü, bireyin önemsizliği vs. anlatılan bir sisteme çevrildi.

*1939’a kadar üniversite görevlileri en etkili üniversiteler tarafından seçilirken artık General Sadao tarafından seçilmeye başlandı.

* Radyolarda sadakat, bağlılık ve itaat, “silahlı kuvvetlerimiz neden güçlü?”, “Tek Güç Japonya” vs. tarzı yayınlar ve programlar yapılıyordu.

* Çin’lilere asıl düşmanın batılılar olduğu propagandası yapılıyordu elbette.

* Japonlar yaptıkları bu şeyleri propaganda olarak kabul etmiyorlardı. Onlara göre bu düşünce savaşıydı. Batılılardan daha üstün bir ruha sahip olduklarına, kutsal topraklarda yaşadıklarına ve imparatorunda güneş tanrısının soyundan geldiğine inanıyorlardı. Bushido (şövalyelik) ve propaganda beraber yürümezdi (hassiktirin lan)

Japon Ordusu

* Japonlar toplumsal olarak demokrasiyi, hükümet kurmayı, birey haklarını, birey ve konuşma özgürlüğünü vs. hiç bir şeyden haberdar değildi. (bizde hala böyledir) Eski çağlardan beri uysal, söz dinleyen ve sorunsuz itaat eden bir halka sahiptiler. Bu sebeple oligarşik bir yönetime her zaman açıktılar.

a) Gazete;

Kağıt sıkıntısı bahane edilerek muhalefet gazeteler kapatılmış, sansür ekibi kurulmuştur (İtalya ve Almanyadaki gibi)

b) Miting;

Miting düzenlenmesi bu toplumda da haliyle etkili olmuştu. Batılılar dinsiz gösterilmiş ayrıca barbar, gangster, mafya, hırsız vb. şekilde oldukları anlatılmıştır.

c) Sinema;

Bu alanda çok başarısızlar. Bazı belgesel filmler çekiyorlar işte kahramanca ölen asker, sakat askere aşık olan kız tarzı.

d) Slogan;

Çok ünlü bir sloganları var; “Ortak Mutluluk Dünyasında Büyük Doğu Asya”. Yine broşürler atılmış işte alem yapan İngilizler falan..

e) Radyo;

Aynısı arkadaşlar. Zaferler abartılmış sürekli. Amerika donanmasının Pearl Harbor savaşında yokedildiğini söylediler. Elbette habire kazanırken 1942’de Tokyo bombalanınca şoke olmuşlar ehehe. Amerikalıların masum sivilleri öldürdüğü söylendi. Hmm başka ele geçirilemez dedikleri ABD ele geçirince “zaten çok önemli yerler değildi ya” tarzı yorumlar yaptılar. Her yol var yani bu işte

f) Broşür;

Aslında ABD ile mücadele edilmiştir daha çok. Broşür okunması yasaklanmıştır. ABD bunun üzerine bombalayacakları yerlerin listesini atmaya başladı. Halkta bombayı yememek için gizlice bunları okuyordu (vay mnkym).

Artık savaşın sonlarında her şey ortaya çıkmaya başladı. Son olarak ABD askerlerinin bütün kadınlara tecavüz edeceği, bütün erkekleri öldüreceği söylendi. Japon halkı yinede teslim olmuyordu. Teslim olmaktansa ölmeyi yeğliyorlardı. Japonya’da Hitler veya Mussolini tarzı bir lider yoktu. Bu sebeple Nazizm propagandası burada çok fazla etkili olmadı. Savaşı kaybetseler de teslim olmayı kabul etmeyen Japonya’ya atılan iki atom bombası direnci kırdı. Halk Japon İmparatoru’nun sesini radyoda duyunca savaşı bıraktı.

Atom Bombasından Sonra Nagasaki 500m Güney

İmparator Hirohito ayrıca kendisinin tanrısal özellikte olmadığını söyledi ve ülkeyi demokratik bir yapıya geçirmesi için ABD’ye teslim etti. ABD bu tarihten itibaren Japonya’nın garantörü olmuştur. Yani Japonya’nın ordusu yoktur arkadaşlar.

Ya geçen sahile bir abi geldi “Türkiye ve Japonya beraber 2023’te Rusya’ya savaş açacak” dedi. Anlatıyor da anlatıyor. En son orduları birleştirip Japonları doğudan sokunca “abi bir hususu kaçırmışsın yalnız” dedim. Heyecanla “nedir?” dedi. Bende “Japonya’nın ordusu yok ki” dedim. Bu afalladı tabi. “ya” dedi “bizde burada konuşuyoruz bir şeyler biliyorsunuz diye arkadaşım nasıl olmaz koskoca Japonya’nın ordusu yok olur mu yahu bak sakın bir yerde söyleme üniversite mezunusun cahil zannederler” dedi. Ne diyim geçende birisi Timur’a “İranlı aslında o” dedi ehehe

Neyse arkadaşlar bilmeyenler için söyleyelim; II.Dünya Savaşından sonra Almanya ve Japonya’nın ordu kurması yasaklandı. Almanya’nın garantörü Avrupa devletleri, Japonya’nın garantörü de ABD oldu. Yani savunmasını bu devletler sağlayacak. Boşuna yani “Japonlar saldırsa” veya “çinliler boş değil mnakoyarlar ABD’nin” geyiklerine girmeyin. Japonya ABD’nin artık arka bahçesidir. Çin’de sanayisidir. Görün artık şunları ya sinirlendirmeyin lan beni.. Devam edecek diğer ülkelerle efendim..

Sonraki yazı için buradan

Şeker Portakalı

Şeker Portakalı

Daha öncede yazmıştım da unutmuştum ya işte. Eskiden beri okuduğum kitapları önermek istiyorum hem okumayanlar için hem de okuyanlar için hafiften hatırlatmak amacıyla. Genç arkadaşlar veya okumayanlar var ise tekrar canlandırırız kitapları da işte ne olacak.

İlk kitabımız Şeker Portakalı olacak. Benimde ilk romanımdır kendisi tanıştırayım. Resim de denk geldi kapağı işte o kapaktır ilk kitabımın da. Sonradan değişiyor bazen. Yazarı ünlü isim José Mauro De Vasconcelos olup aslen amcamız Brezilya’lıdır. Kitap sanırım 11-15 yaş arası çocuklara verilebilecek en güzel hediyelerden bir tanesi olacaktır. Yani benim için olmuştur.

Zeze

Kitapla buluşmam 1993 veya 94 galiba tam hatırlayamıyorum. Ankara’da ben KBB bölümünde ameliyat olduğum zaman çok canım sıkılırdı. Genelde Barbar Conan veya Red Kit çizgi romanlarımı okuduğumdan onlardan da uzak kalmıştım. Yaz sıcağında yatakta yatarken babam gelmişti bir amcayla. Kendisi Ankara Ulusta’ki Ziraat Bankası genel müdürüymüş. Geçmiş olsun faslından sonra bana jelatin kaba sarılmış dikdörtgen bir şey verdi hediye olarak. Teşekkür ettik vs. gittikten sonra “ya bu sıcakta bu çikolata yenmez bari birileriyle beraber yerim sonra erimesin dolaba atayım” deyip buzluğa sallamıştım hastanedeki. Bir hafta falan sonra halamlar geldi ziyaretime. Onlarla konuşurken aklıma geldi çikolata. “Durun çikolata ikram edeyim” dedim. 11 yaşındayım sanırım o civarlar işte. Dolaptan alıp geldim jelatinli hediyeyi. Kurdelasını söküp jelatini de açınca hoppa çikolata yerine kitap çıkmasın mı içinden! Halam da çikolatayı sever bir moral bozukluğu tabi ortamda 🙂

Zeze

Eminim benden ayrılınca çikolatalı dondurma falan yemiştir eheheh. Neyse ben tabi şaşırdım kitap çıkınca o zamanlar. Böyle bir çocuk kayalarda mı ne oturuyor ağaç falan var kapağında “bu ne lan?” dedim. Ama canımda çok sıkılıyor o zamanlarda sıkıntıdan patlayacağım. Ankara’dan döneceğimiz zamanlar olmalıydı. Kitabı okumaya başlayınca yavaştan içime çekmeye başladı beni. Fakir bir ailenin ki oldukça fakir olan bu ailenin bir çocuğunun yaşadıkları anlatılıyordu kitapta. Kahramanımızın adı Zeze. Ben nasıl okunuyor bilmiyorum öyle okuyorum hala. Bu çocuğu evlatlık vermeye çalışıyorlar falan yaşadıkları anlatılıyor işte kitapta. Çocuk olduğundan hayallerinin peşinden gidiyor Zeze. Bahçesindeki küçük portakal ağacıyla da konuşmaya başlıyor yalnızlığından. Öyle devam ediyor işte anlatmayayım okumadıysanız ama çocuğunuz var ise veya 10-15 yaş arasında hediye verilecek sanırım en güzel kitaptır kendisi. Kitabı eve döndüğümüzde bitirmiştim hüngür hüngür ağlayarak. Çok üzülmüştüm sonuna belki aynı yaşlardaydım çocukla ondan bilemiyorum.

Sonra annemlere utanarak söylediğimde gülmüşlerdi. O zaman idealist bir öğretmen olan, şimdinin “skerim ülkesini ben Amerikan vatandaşıyım eden bulur” diyen dayım kitabın devamının olduğunu söylemişti. Heyecanla atılmıştım tabi ortaya. Ne olmuştu ya Zeze’ye?

Güneşi Uyandıralım

İşte bu ümitlerle Ankara’ya doktor kontrolleri için gitmiştim. Kontrollerden ve muayenelerden sonra (çok acı çekmiş ve ağlamıştım zor yıllardı) babam ünlü lafıyla “çocuğun kalbi kırılmasın” diyerek beni zafer çarşısına götürmüştü. Hayatımda göremeyeceğim kadar kitap vardı çarşıda. Babamın işi iyi olsa da durumumuz çok iyi değildi o sıralar. Bir ev kooperatifine girmişti (sonradan inanılmaz kazık yemişti ya neyse ama maaşının 1/3 kadardı şimdinin 1000-1500 civarı bir parası sanırım ayda). Babam görevde bacağından sakatlandığından uzun süredir birliğine de gidememişti. Kendi sağlık sorunlarının yanında benimde ameliyatım falan çıkınca bu sefer iyileşse de gidemedi. Askeriye birliğe gidemeyince de paraya kesik atmıştı. İkimizin harcamaları, annemin ev masrafları artı ev ücreti sıkıştırmıştı yani. Neyse lan nereden girdik bu konuya çarşıda babam “istediğin kitapları al” demişti ama fazlada almayayım diyordum. Bir yerde bulduk kitabı ismi “Güneşi Uyandıralım”‘dı. Kapakta kurbağa vardı sanırım.

Zeze

Kitapta Zeze biraz daha büyümüştü artık. Bu sefer yalnız gecelerinde kalbini küçük bir kurbağaya açmıştı. Kalbini yiyerek onun yerine geçen bu kurbağa artık onun en yakın arkadaşı olmuştu. Büyümeyi ve ergenliği anlatıyordu az buçuk. Zeze evlatlık verilmişti bir aileye. Fazla girmeyeyim okursunuz işte.

Satıcı amca “bir kitabı daha var” demişti. “Pek kişi bilmez ama onu da vereyim mi?” canım sorulur mu? Ver tabi amcacım..

Delifişek

İnce bir kitaptı Delifişek. Pek hoşlanmadım ama alacaktık elbette. Başka iki kitap daha almıştım oradan ucuzlarından. Onları sonra yazıcam buradan yine. Bir tanesini biliyorsunuz zaten…

Delifişek kitabında Zeze artık 20’li yaşlarında. Aşık oluyor ve aşk acısı çekiyor kitabında. Çocuk olduğumdan pek anlayamadım kitabı o zamanlar. Sonradan düşününce bu kitap daha anlaşılır oldu benim için. Zeze bir işte çalışmıyor ilginçtir okula da gitmiyor artık. Bildiğiniz serseri gibi yaşıyor. Bir yandan üvey babasıyla arası bozuluyor, bir yandan vicdan azabı çekiyor “iyi bir evlat olamadığı için”. Özgür yaşamak istiyor Zeze.

Ne diyim ya işte hep bu Zeze dayı başımıza ne geldiyse. Ne işin var özgür mözgür bak işine arkadaşım işine git falan ne bileyim bana demek ki kötü örnek olmuş 🙂 Şaka bir yana sanırım son kitap biraz daha ergenlere özel ama dikkat sonra işte çalışmazsa falan çocuk bana gelmeyin.

Bu akşamlık uzatmadan kitap köşemize veda ediyoruz arkadaşlar. Başka bir kitapta buluşmak dileğiyle.

Ha bu arada ekleyelim bunu da unutmadık arkadaşlar. Hayatlarında bir kitap okumamış damacana kıvrımından şehvet çıkaran vatandaşımızı yaptığı bu işten dolayı saygıyla kınıyorum.

Propaganda III

Önceki yazı için buradan

Bir önceki yazımızın temel alındığı propaganda ilkelerinin ülkeler tarafından nasıl icra edildiğini anlatacağız şimdi. Aslında tam olarak sadece Almanya uygulamakla beraber diğerleri de ucundan kıyısından bir şeyler yapmaya çalışmışlardır. İkinci dünya savaşından sonra ise propagandanın uzmanları Amerika ve Rusya olmuştur.

Almanya’da Kullanılan İletişim Araçları

a) Fotoğraf:

Televizyon olmadığından gazatecilik, afişler ve diğer fotoluk görsellerin yayınlanmasına özellikle dikkat edilmiştir. Örneklerle anlatırsak gazetelerde kullanılan haberlerin yanında kullanılan fotoğrafların özellikle dikkatle seçilmesi gerektiğini düşünmüşler. Aşağıdaki bazı haberleri yazıyorum;

* Halkın zor anlarını bilen, zamanı olmasa da bunlar için zaman ayıran ve onlarla görüşmeyi başarıp çok yoğun olan işine dönen lider.

* Halkına onların en ümitsiz zamanlarında düşüncesinin derinliklerini ayıran gerçek bir sanatçı, mimar ve ressamdı. (Daha önce prensiplerde belirttiğim gibi liderin şair, mimar veya ressam olmasına kültürlü görünmesini istedikleri için dikkat edilirdi)

Hitlerin Resimlerinden Birisi

* Gözleri parlak ve yüce alnı asil ve cesur. Hafifçe gümüşi rengini andıran saçları, çalışarak ve endişe içinde geçirdiği günlerin, uyanık ve yalnız olduğu gecelerin bir işaretiydi. Ağzından hiç bir zaman yalan ve adilikle ilgili bir kelime çıkmamıştır. (gördüğünüz gibi hitlerin yalnız, çok çalışan ama bu kederle yaşayan yakışıklı bir adam izlenimini yaratmaya çalışıyorlar. Alman kadınları Hitlerin oldukça yakışıklı bir insan olduğunu, hatta erkekliğin sembolü olduğunu düşünüyorlardı)

*Hitler başarılarının hesabını vermek için Tanrının yüksek huzurunda mihraba çıkan kişiydi. O sabah Köln’de pek çok zorluğun üstesinden gelebilecek çetin ve güçlü insanların gözlerinden Führer’in kapanış konuşması sırasında yaşlar boşandığını gördük. Bunun nedeni inançtı… (Hitler’in aynı zamanda dindar bir insan olarak görünmesi de oldukça önemliydi elbette)

Hitler önceki yazımızda belirttiğimiz başarısız Birahane darbesinden sonra kendine destek olmayacak ordunun en büyük ayak bağı olacağını gördüğünü söylemiştik. İlk fırsatta ordudan birçok kişiyi sonradan vatana ihanet ile suçlamış (150 kişi öldürülmüştür) ve yerlerine kendi hesabına çalışan adamları getirtmiştir. Peşi sıra tepkilere karşı şu tip yazılar yazılmıştır;

*Hitler ordunun yönetimini devralmak için gizli planlar yaptıklarından şüphelendiği 150 eski arkadaşının katledilmesinin organize etti ve bu organizasyonu da özel olarak denetledi.

Goebbels katliamın ertesi sabahı Führer’in yüzündeki trajik yalnızlığı vurgulayan bir fotoğraf yayınladı. Bu olayla Führer, Almanya’nın varlığını sürdürebilmesi için kan dökmek zorunda olan kişiydi. Yüzündeki ifade kendi ülkesine komplo kuran eski arkadaşlarının infaz kararını vermekten duyduğu üzüntü ve keder doluydu. Fakat Hitler Almanya’yı korumak ve halkını kollamak zorundaydı yapacağı bir şey yoktu. Sadece o insanları yahudilerin ve komünistlerin şerrinden ülkeyi koruyabilirdi.

Yine Avusturya ziyaretinde fakir halk ile konuşup nasıl gözyaşlarını tutamadığı anlatılmıştır. (ahhh Bülent Arınç ahh sen olaymışın ya orada)

b) Miting;

Mitingler propagandanın en büyük silahlarından birisiydi. Yapılabilecek en büyük alanlarda, en kalabalık, ışıklı ve gürültülü mitingler yapılmaya çalışılıyordu. Bu sayede kişisel psikolojiye değil, kitle (sürü) psikolojisine geçilmesi sağlanıyordu. Kalabalıklar konuşmalar ile çoşturuluyor ve birbirlerine temas etmesi sağlanıyordu. Psikolojik olarak bireylerin tek başlarına cesaret edemeyecekleri şeylerin, kitle haline geldiklerinde yapabilecekleri biliniyor ve bu kullanılıyordu (toplu tecavüzler, taşkınlıklar, toplu kavga vs. örneklemek gerekirse)

Jestleriyle Hitler (Saatlerce Hareketlerini Çalışırken)

Hitler toplanan kalabalığı şehvetli bir kadına benzetiyor sürekli. Kadınlar çocuklarına baba olması için sayısız mektup göndermişler o zamanlar.

c) Sinema;

Yine sinema özel ilgi alanlarından bir tanesidir. Bunun için bir fil şirketi birle kuruyorlar. 1932’lerde filmler kontrol edilmeye ve ele geçirilmeye başlanıyor. Elbette filmlerin konusu istedikleri doğrultuda yapılıyor. Vatan sevgisi ve fedakarlık, bireyin değil vatanın için yaşamak, alman ırkının üstünlükleri, aşağılık yahudiler vs. tarzı filmler izletiliyor.

Bu filmleri okullarda bile izlettiriyorlar. 1934’ten itibaren okullarda 227 film izletilmiş.

Hitler Almanya’nın imajı için büyük organizasyonları kovalıyor. 1936’da Berlin yaz olimpiyatları yapılıyor. Elbette yabancıların ağırlanmasına ve almanya imajına dikkat ediliyor. Dükkan ve duvarlardan yahudilikle ilgili pankartlar kaldırılıyor. Beyazların üstünlüğü ile ilgili demeçler veren Hitler’i dönemin büyük sprinteri Jesse Owens adete göt ederek olimpiyatlara damga vuruyor. Yarış tamamlanmadan Hitler’in stattan ayrıldığını da ekleyelim.

Jesse Owens

d) Eğitim Ve Gençlik;

Hitler fikrinin ve beyin yıkamasının inceliklerini gençken öğrenilmesi önemliydi. Bu sebeple “Hitler Gençlik Kolları” kurulmuştur. Bu kollara üye olanlara burs, iş ve kariyer fırsatları verilip toplumda örnek vatandaş olarak gösterilmesi sağlanıyordu. Diğer gençlik kolları 1936’da tamamen yasaklandı.

e) Afiş;

İnsanlar yapılan bu propaganda faaliyetlerine rağmen bu propagandanın içine dahil olamayabilirlerdi. Yani örneğin gazete okumaz, sinemaya gitmez veya radyo dinlemez iseniz yırtıyordunuz. Goebbels “ne yapsakta ördeği yakalasak allahım?” diye düşünürken işte bunları buldu; Afişler…

Afişlerden ve duvar posterlerinden kaçış yoktu. Sokağa çıktığınız anda her yere Hitler’in resmi yerleştirildi. Nazizm ve Hitler’den kaçış yoktu yani. Afişler ve duvar yazılarında “işte kahraman Alman erkeği Hitler” şeklinde yazılar yazılıyordu.

f) Resim,Heykel ve Posta Pulları;

Sanatsal olarakta propaganda önemliydi. Posta pulları ve resimler hızla değiştirildi. Diğer hükümetlerce yapılan soyut ve ekstrem ne kadar kötü sanat eseri varsa müzelerde halka bedava gösterildi. Halka “ödenen vergilerin buralara gittiği, paraları da yahudilerin aldığı” söyleniyordu. Nazi Art denilen bir sanat akımı bunların yerini almaya başladı. Bunlar genel olarak sarı saçlı çocuklar, kahramanlık hikayeleri, üniformalı askerler vs. konularını içeriyordu.

Burada daha çok duvar eserlerine yönelmişlerdi. Soyutsal ve sanatsal değil, içerik ve hedefe yönelik sanat yapılmalıydı. Diğer sanatsal değerler aşağılanır kendi sanatları yüceltilirdi.

g) Radyo;

Günümüze göre tv kadar önemliydi. Avrupa’da ki en ucuz radyo alıcısı üretildi ve her yerde radyo olması sağlandı. Yerel radyolar merkeze bağlantı yaparak yayın yapmaya başladılar (merkezi propaganda amacıyla). Bu alet o kadar önemliydi ki para yardımları yapılıyor, toplu radyo dinletilerine gidilme teşvik ediliyordu. Führer konuşma yaptığında halk işlerini bırakıp onu dinlemek zorundaydı (yuh). Radyo bekçileri denilen ajanlar radyo dinletilerinde kimlerin nasıl tepki verdiğini merkeze rapor ediyorlardı.

Radyoda çalan Lili Marleen‘nin şarkısı çok sevilmiş o zamanlar. Hatta bütün herkes sevmiş ve kendi dillerinde bu şarkıyı radyolarında çalmışlar. Şarkıyı dinleyen askerleri düşünüyor insan yazık bir sürü ölüm.. ne için üç beş orspu çocuğu için ölmüşler işte.

Lili Marlene

h) Gazete;

Goebbels halka karşı direkt konuşmanın çok daha etkili olduğunu biliyordu. Bu sebeple gazeteler günlük konuşma veya hitap tarzında veya sürekli slogan kelimeler verilerek çıkartılmaya başlandı. Gazeteler bedava dağıtılıyor (zaman gazetesi mesela) ve zorla okutuluyordu. Zamanla gazeteler tek kalemden yazılmış gibi çıkmaya ve sadece devletin öven bir afişe daha doğrusu bir devlet kuruluşu gibi olmaya başladı. 4500 gazete var iken savaşa doğru bu sayı hemen hemen hepsi taraflı olarak 1000’e kadar düştü.

Gazetecilik sadece denilenin yazıldığı ve sürekli hükümeti öven bir kuruma dönüştürüldüğünden olsa gerek Goebbels notlarında (1944 yılında) “İçinde en ufak bir onur kıvılcımı kalan bir insanın, gelecekte bir gazeteci olmamaya dikkat edeceğini sanıyorum” demiştir.

Basın ve yayında ki bu “alo Fatih” hattının temeli eskiye dayanmakta ve oldukça da geçerli sebebi olmaktadır yani.

ı) Tiyatro ve Edebiyat;

Edebi eserler fazla okunmadığı için pek dikkate alınmadı. Almanlar pek kitap okumazdı. Nazi yazar Schunzel “Biz Almanlar pek kitap okumayız. Yüzeriz, güreşiriz, halter kaldırırız” diyerek edebiyatta gelinen noktayı göstermiştir zaten. Ama yinede bu baskılardan bunalan yazar ve sanatçılar tek tek ülkeyi terk etmeye başladılar.

Gerçek bilim adamları ve sanatçılar ülkeyi terk ettiğinden satın alınamayanların dışında kendilerine ait ısmarlama sanatçılar ve yazarlar çıkartıldı. Elbette ısmarlama edebi eser yazılamayacağından o günlere ait doğru düzgün bir edebiyatçıda yetiştiremediler. Ayrıca kendi istekleri doğrultusunda kullanabilecekleri tanınmış kişilerin otobiyografilerini çarptırarak yazıyorlardı. Burada amaç tarihe atıf yaparak kendilerine pay çıkartmak ve doğru yolda oldukları izlenimini vermekti.

Ünlü humanist yazarların bütün kitapları ilk önce yasaklanmış sonrada topluca yakılmıştı.

Kitap Yakma Töreni

Çünkü teokratik ve baskıcı düzende sanat ve bilim ya bulduğu çatlaklardan adeta fışkırır yada yeşerebileceği yerlere göç eder. Nazi Almanya’sındaki baskının sonucu ise kaçış olmaktaydı.

Genel Değerlendirme

Artık toparlarsak Almanya için işte yazılarda yazdığımız propaganda araçları ile halkın beyni yıkanmıştı. Bunlar ile beraber hükümetin yaptığı hamleleri özetlersek;

* Düşman olunacak ülkeye dost olunur sonra saldırı düzenlenirdi (bknz. Aziz YILDIRIM)

– 1939 Ağustos SSCB “İnsanlık Düşmanı Bir Ülkedir”

-1939 Ağustos 24 SSCB “Şüphesiz ki müttefikimiz ve dostumuzdur”

-1941’de SSCB işgal edilmiştir..

* Halka savaş düşüncesi, ırksal üstünlük, yahudi düşmanlığı, Hitlerin büyük bir lider olduğu vs. sürekli pompalanmıştır. Savaşa girerken de “aslında savaşın istenmediği mecbur kalındığı” düşüncesi yerleştirilmeye çalışılmış.

* Almanyanın aslında savunma yaptığı söyleniyor (aslında saldıran kendisiydi). Fakat propagandadan dolayı halk bunu sorgulayamıyordu artık

* Yapılan savaşlarda aslında “İngiliz Halkına” değil, “İngiliz Hükümetine” savaş ilan edildiği söyleniyor. Halk ile bir sorunları yoktu!! (yalanlarınızı ..m emi)

* Karşı tarafa örneğin Fransız’ların satın alınan radyolarında savaşa giden Fransızların karıları ve kızlarıyla İngilizlerin alem yaptığı söyleniyor, broşürler atılıyor.

* İngiltere’de ise İrlanda ve İskoçların kendi özgürlükleri için savaşması gerektiği anlatılıyor.

* Sovyet toprakları işgal edilirken Sovyet radyolarında “Hitlerin aslında bir Leninisttir” diye yayınlar yapılmıştır.

* Dış ülkelere yapılan anti yahudi kampanyası ise toplum yapıları farklı olduğundan ters tepmiştir.

* İngiltere başbakanı Winston Churchill için ayyaş, alkolik, iktidarsız!!, başarısız vs. olduğu yazılmıştır. İngiltere halkına çektikleri acının sorumlusu olarak o gösterilmiştir.

Winston Churchill

* Askeri kampanyalarda satın aldıkları sanatçıları propaganda aracı olarak kullanıyorlar.

* Yenilgilerden sonra tekrar coşkuyu yakalamak için miting içlerine önceden ayarlanmış kişiler yerleştiriliyordu. Onların gazıyla halk tekrar coşturuluyordu.

*Yenilgiler çok artınca ordunun V ve U tipi gizli silahları devreye sokacağı söylentisi yayıldı. Amaç ümit vermeye devam etmekti.

Efendim Almanya defterini artık kapatıyoruz. Ne diyelim eden bulurmuş. 30 Nisan 1945’te Hitler, peşinden de “Nazi olmayan bir Almanya’da yaşayamam” diyen Goebbels önce altı küçük çocuğunu zehirlemiş sonra karısını ve kendisini vurarak intihar etmiştir.

Goebbels ve Ailesi

Baya özet yazsam da uzun yazılar oldu biliyorum. Artık okuyanlara birazcık yapılan propagandayı anlatabildiysem ne mutlu bana. Bir matematik hocamız vardı Erşan hoca. Ders biterken genelde iki avucunu açarak tahta kalemini eline alır sınıfın ortasında dikilir ve bize dönerek “anlatmaya çalıştık, anlatabildiysek ne mutlu bize. Anlayabildiyseniz ne mutlu size. Göstermeye çalıştık, gösterebildiysek ne mutlu bize, görebildiyseniz ne mutlu size… Vermeye çalıştık, verebildiysek ne mutlu bize. Alabildiyseniz ne mutlu size…” diye süren bir konuşma yapardı. İyi hocaydı ya Erşan hoca bi ara lise yıllarını da yazayım lan komik olur ben eğlenceli adamdın ne gülerdik ya. Neyse arkadaşlar verebildiysek ne mutlu bize alabildiyseniz ne mutlu size. Yok alamadıysanız yapacak bir şey yok heh heh.

Bazı arkadaşlar “olm ibnelik yapmışsın (eşcinselleri tenzih ederim) hep AKP’ye yardırmışsın sen” diye düşünüyor olabilir. Arkadaşım ben bir şeye yardırmadım. Zaten olay ortada duruyordu onu anlattım. Benzetmeleri elbette başka liderler, başka yıllar içinde yapabilirsiniz. Lakin yaparken bu ilkelerin yukarıda ki adamdan sonra yaratıldığını dikkate almanız gerek ki buda 1945’li yıllara denk gelecektir. Yani bizim için yakın tarihe göz atıp bunları yapan adamları bulabilirsiniz. Artık gerisi sizin beyinsel fonksiyonlarınıza kalmış.

Tabi bitmedi yazı. Sadece Hitler değildir mesele. O yıllardaki diğer ülkeleri de hafiften yazacağım devamında. O da dördüncü bölümü oluşturacak. Aynı şeylerin bir Goebbels olmadan yapılması daha zor tabi ama gelişme sağlıyorlar zaman geçtikçe. İyi akşamlar arkadaşlar…

Sonraki yazı için buradan