Sultan Süleyman Hükümdarlığı

Önceki yazıya buradan

Sultan Süleyman

1) Sultan Selim’in tek oğlu ve altı kızı vardı. Süleyman 26 yaşındayken padişah oldu.  Kardeşi olmadığı için imparatorluk herhangi bir sarsıntı yaşamadı. “Neden tek oğlu var ulan?” diyenler gitsin okusun, onları da buraya yazacak değiliz. Bazı padişahlar kısırlığa, bazıları da iktidarsızlığa yakındı onu söyliyelim. Tabi azgın olanlarda vardı küçültmek için söylemiyoruz. Kendi sülalenize bakarsanız onlarda da vardır.

2) Gazze beyi ayaklandı. Aklı alınıp {gerçek anlamda} getirildi. Yine gtü kalkan Dulkadir beyininde kellesi alındı. (1522) {merak edenler için yazalım bari “efendim Gazze’deki adamın kellesi alınmış, padişaha getirilmiş yahu o sıcakta kurtlu kelleden nasıl taşınırmış?” falan diyenler olabilir. Uzun mesafeler için böyle kelle kesme durumunda kelleyi bal dolu bir sandığa koyarlarmış. Sonuçta havayla teması kesilen kelle de yolculukta hasar görmez, padişaha getirilince kelle baldan çıkarılır gösterilirmiş}

3) Büyük bir vezir olan Piri Paşa, genç hükümdara Belgrad’ın alınmasını, burasının avrupa açılımı için kritik öneme haiz olduğunu anlatmaya çalışıyor. Fakat Piri Paşa’yı çekemeyen üçüncü Vezir Ahmed Paşa (Hain Ahmed diye geçer) Budin’i alalım diye kafasını çeliyor padişahın. Fakat Süleyman “Belgrad’ı alayım” deyip oraya sefer yapıyor. Burası gerçekten de uzun yıllar Osmanlıya üs yeri olmuştur (1522)

Sultan Süleyman

4) Belgrad’ın alınmasıyla Rodos’a yöneldiler. Tutuşan Rodos şövalyeleri erzak falan yığsa da dönemin eniyi topları, birlikleri ve 700 gemisiyle gelen Osmanlıyla anlaşarak teslim oldular. Sultan Süleyman, Cem Sultan’ın hristiyanlığa geçen oğlunu buldurttu {bknz. eski yazılarımıza}. Evlendiğini ve çocukları olduğunu da tespit ettiler. Onları huzuruna çağıran padişah “müslüman mısınız yoksa hristiyan mısınız?” diye sordu. “hristiyanız” deyince erkek çocuklarının hepsini ve Cem’in oğlunu orada öldürttü. Kızı ve karısını da İstanbul’a göndertti. {neden öldürttü? sanırım taht iddiası yapacağından değilde hristiyanlığı seçmelerinden, utandığı da düşünülebilir}

5) Mısır’da sular durulmuyordu bu arada. Rodos muhasarasında üçüncü vezir Ahmed paşa, muhasaranın uzaması dolayısıyla padişahı fişekleyip ikinci vezir Mustafa Paşa’yı Mısıra vali yaptırdı (ibnelik çanları çalmaya başlıyor). Fakat oralardaki kanunların halka uymaması hep sorun yaratıyordu. Halk, Memlüklü dönemindeki yasaları istiyordu.

6) İkinci vezir olan Ahmed Paşa, veziri azam Piri Paşa’yı da rüşvet aldığı iddiasıyla tepeden indirtti. Lakin Süleyman gidip Rumeli beyini baş vezir yaptırınca, çok üzülüp Mısır’a vali gitmek istediğini söyledi (ulan ne adamlar yaşamış değil mi tarihte). Mısır’da teşkilatlanan paşamız hükümdarlığını burada ilan ettirip parada bastırdı.(yuh) Sonradan kellesi kesilip hakkından gelindi. Mısar’a tecrübeli İbrahim Paşa gönderildi. Oraların sorunlarını düzenleyerek vergileri yeniden tasarladı. Sistemi kurup geri döndü 1525

Macar Seferi

1) Artık doğu seferindeyken Osmanlıyı taciz eden Macarlara sıra gelmişti. Mohaç’ta savaş yapıldı 1526

2) Macar süvarileri birbirlerine zincirle bağlıydı. 50-60 bin süvari bu sebeple çok tehlikeliydi. (birbirlerine zincir ile bağlanarak atlılara karşı önlem alınıyor) Bu savaşta, Osmanlı değişik bir taktikle savaş manevrası uyguladı. Sonuçta savaş kazanılıp kralda öldürüldü.

3) Yeni kral Yanoş Zapolya ilan edilip Osmanlı hakimiyeti tanınsa da Macar beyleri Ferdinand diye bir beyi kral ilan edip, Yanoşu’da dinden çıkardılar {ne güzel çıktın deyip ahahha}

4) Ferdinand birlikleriyle, Osmanlı askerleri sonbaharda geri dönünce saldırı yapıyordu. Askerler yazın gelince toz oluyordu. Kaybedilen yerler alındı/verildi vs. İlk Viyana kuşatması yapıldı. Fakat tarih olarak burasının kuşatması zaten planlanmadığı için vakit kışa gelince vaz geçildi 1529

V.Karl Şarlken Carlos

5) Üçüncü Macar seferi Alman impr. Şarlken saldırınca yapıldı. Ordu 200 bin civarında olup, son sistem silahlar, zırhlar ve toplarla ilerliyordu. Şarl cesaret edemeyip kaçtı. Ordu amaçsızca bazı şehirleri yağmalayıp esir ve ganimetlerle geri döndü. Al ver derken Macarları sonra komple alıyoruz 1562. {tabi yine ekleyelim bu 7-8 yıllık seferler sonucunda adam gibi bir ganimet ve sonuç elde edemiyoruz. Buda mali olarak Osmanlıyı çok sarsıyor. Çünkü ordu çok büyüdü, imparatorluk kontrolü zorlaştı vs. Bizim tarih hocası lisedeki “Kanuni zamanında para verecek dilenci bulamazlarmış, hazine o kadar doluymuş ki yeni hazineler açılmış keh keh” diyip bize anlatırdı bizde gururlanırdık ama görünen o değil. Evet, devletin ilk Kanuni yılları zengin bir yapıda olsa da bu seferlerde sonuç alınamaması, plansız seferler vs. devleti ekonomik buhrana götürüyor. Bu isyanları peşinden getiriyor. Yençeriler, mezhep, ırk vs. İsteyen ayrıntılarını okuyabilir}

İran Seferi

1) Osmanlı yönünü macarlara döndüğü zaman Anadoluda değişik yerlerde bazen kendiliklerinden, bazen adaletsiz vergilendirmeden, bazen dış etmenlerden dolayı kızılbaşlar (aleviler) ayaklanıyordu. Bu ayaklanmalar değişik tarihlerde bastırılmıştır {Şah İsmail’le beraber artık Osmanlı alevileri, İsmail’in tarafını tutuyor. Öldükten sonrada, yine Osmanlıya karşı ayaklanmalar gerçekleşmekte. Tarihte Osmanlı ve T.C. de bu tip ayaklanmalar sıkça yaşanmış ve ne yazık ki bazı dönemlerde bu ayaklanmalar oldukça kanlı bastırılmıştır. Osmanlı hiçbir dönemde alevilere güvenmemiştir. Yine cumhuriyet ilk kurulduğunda bir çok isyan çıkmakla beraber (genelde kürt-islam ayaklanmaları) alevilerde bazı bölgelerde kışkırtılıp isyan ettirilmiştir. Bir iki kişinin yüzünden de devletler artık isyan çıktıkça daha sert ve kanlı önlemlere doğru kaymıştır. Bu sebeple sanırım bir dönem nüfusun yaklaşık yarısını meydana getiren alevi mezhebi hor görülmüş, bu mezheple ilgili çirkin iddialar ortaya atılmıştır. Ülkemizde alevilerin bir baskı gördüğü çok açıktır geçmiş 1000 yılda. Cumhuriyetteki son isyanlarla beraber artık aleviler gizlenmiş veya mezheplerini değiştirmiş/yerlerinden göç etmişlerdir. Gördüğüm kadarıyla aleviliği ülkemizde farklı yaşayan insanlar (yöreler) ortaya çıkmıştır. Bu gruplar genelde “asıl alevi bizleriz” dese de mezhebin yıprandığı çok açıktır. Kendisini ayrı bir din olarak görenler olduğu gibi, kurana inanmayıp (bazı ayetlerine) yinede mezhep olduğunu söyleyen, bazı peygamberlerin kabul edilmemesi (sevilmemesi veya) görülüyor. İlginçtir, müslümanlığı tam anlamıyla yaşayan aleviler de vardır. Bu gerçekten böyle yaşadıkları için mi, yoksa eskiden korkup mezheplerini değiştirme zorunluluğundan mı bilinemiyor tabi ki. Bir diğer gözlemimde, toplumdaki eğitim yetersizliği sebebiyle alevilerin dinden uzaklaşmalarıdır. Sığır toplumlarda görülen “benim gibi değilsen ırkımdan değilsin, dinimden değilsin” tepkilerinin zıt tepkisi oluşuyor insanlarda yine. Yani “onlarda evlerini sarıya boyattıysa ben artık boyatmam veya onlar müslümansa ben değilim” yaklaşımı var bir nevi. Etrafınızdan görebilirsiniz. Yine şunu ekliyim tanıdığım aleviler başka mezheplerle ilgili çok fazla ayrıntı ve kötüleme sergilemezken, alevi mezhebiyle ilgili yalan yanlış çok ağır ithamlar gördüm ki yemin billahla anlatılıyor bunlar. Tarihte buraya da yazıyoruz hep söylüyoruz en ağır zulmü insanlar başka dinden olanlara değil, kendi dininden olup farklı mezhepten olanlara yapıyorlar. İnsanlar kendi mezheplerini “mutlak doğru” kabul ettikleri için amaçları karşı tarafı yok etmek. Gücü ele geçirirlerse ilk yapacakları da bu olacak sanırım}

2) İran’a sefere çıkılıyor. Bağdat seferinde kışın yola çıkılınca çok kayıp veriliyor {tabi neden? imparatorluk büyüdüğü için artık entrika ve rüşvetler başlıyor tabi. Yani en yetenekliler değil, entrikayı en iyi yapan, rüşveti veren yükseliyor. Sonuçta ilerde kokuşan sistemde bu adamların adaleti ve yönetimi ülkeyi çökertiyor.} Buna sebep olan İskender Çelebi asılıyor. Veziri azam İbrahim Paşa’da ülkenin yönetimini tamamen ele geçiriyor. Tersten anlattık İbrahim paşa, Süleyman’ın çocukluk arkadaşı {kankası yani} olup, kardeşiyle de evli. Devleti çok iyi yöneten İbrahim paşa’ya, 1529 da seraskerlik veriliyor. {Yani padişahın bir nevi yetkileri} Neyse, sonradan mevki sahibi olunca gtü kalkan İbrahim paşa, kendisine bazı fermanlarda sultan lakabını da ekletince İskender çelebi bunu yasaklatıyor. İskender çelebi bu sebeple çekişiyor. Bağdat dönüşünü yanlış planlayınca da kelle gidiyor tabi. Onun Bağdat dönüşü asılmasıyla İbrahim Paşa rahatlıyor iyice.

Pargalı İbrahim (Diziden Alınma)

3) Eden bulur mu? Kanuni’nin güzel zevcesi ünlü Hürrem Sultan (Mahmud, Selim ve Beyazıd anası) padişahın sevgisini kazanmıştı. Çocuklarından Beyazıd’ın hükümdar olmasını istiyordu. Sonuçta Hürrem sultan vezirin ayağını kaydırmaya karar verdi. {burada da bir bilgi verelim. Padişahın eşleriyle ilgili kitaplar var okuduysanız. Bunlar fantazi ürünlerdir. Karıların öyle padişaha yumurta pişirip sohbet eden tipte insanlar olmadığını biliyoruz. Yani nasıl diyim padişah ulan bu. “Süleymaaaannn hadi as veziri aşkıııuom” tarzı konuşmalar olamazdı. Padişah fazla iplemezdi zaten devlet işlerinde kadınları. Haaa diğer yandan, nüfuzu ele geçiren kadınlar çocuklarının padişah olması için entrikalar düzenlerlerdi o ayrı. Bunlar rüşvet, dedikoduyla ilgili, anlatırız arada}

4) İbrahim paşa Bağdat dönüşünden 2,5 ay sonra ramazanın 22. gecesi boğduruldu. Devlete düşman olduğu, dinsiz olduğu, padişah olmak istediği, çok para harcadığı vs. söylentileri halk arasında konuşuluyordu. İbrahim paşa kendisini padişaha çok yakın görmekle beraber hepsi dedikoduydu. Çünkü Hürremin oğlunu desteklemiyordu İbrahim paşa. Sonuçta aldı kafayı eline ne diyelim.

5) İran seferi yapıldı. Varna, Tebriz falan alındı. Tomnaso ile savaşıldı. Fakat savaşta onun kardeşi fırsatı değerlendirip taht kavgasına girmesin mi hehe hehe. {aman ne şaşırdık} Osmanlıya kaçtı, İranlılar dayanamayıp 1555 te anlaştılar. Osmanlı böylece iyice batıya yöneldi.

Sonraki yazıya buradan

Propaganda V

Önceki yazı için buradan

Arkadaşlar devam ediyoruz son ülkeler artık;

FRANSA

Fransa bildiğiniz gibi Almanya’nın saldırısına uğrayarak hızlı bir yenilgi almıştır. Bunda ani yapılan Alman saldırısının etkisi büyüktür. Almanlar daha önceden de yazdığımız gibi Fransa’ya ilk önce dost görünmüş sonra da saldırmıştır. Almanlar İngilizler ile aralarını açmak için onları sürekli kötülüyor tarihlerine atıfta bulunuyordu.

Lakin hem Fransız toplum yapısından dolayı hem de Nasyonal Sosyalizmin çağ dışı ırk üstünlüğünü dayatmasından Fransa’da çok etkili bir destek kitlesi bulamadı. Hitler Fransa halkına alçak gönüllü, askerlerin zor anlarında yanında olan, gözü yaşlı ve çocukları seven bir lider olarak tanıtılıyordu. Ama Fransız toplumu bunu yemedi 🙂

Hitler Paris’te

İşgale karşı olan Fransız direnişçileri duvarlara/etrafta sıkça gördüğünüz “V” harfini yazıyorlardı. Bu alman işgalin karşı bir direniş simgesi haline gelmişti ve başka ülkelerde bile kullanılmaya başlanmıştı. Günümüzde de ırkçılığa, faşizme, ayrımcılığa, baskıya vs. karşı “V” direniş simgesi kullanılmaktadır. Ünlü V For Vandetta filmi mükemmel bir şekilde bu mücadelelerden birisini anlatmaktadır. Mutlaka izleyin. Bir çok sahnesiyle beraber Tv’yi ele geçirdiği sahnede konuşma gerçekten unutulmazdır.

Ve Beethoven’ın 5.Senfonisi bu devrimin yine simgesel müziği olmuştur. Almanlar ilk başlarda bu durumu önemsemese de gittikçe bu duruma sinirlenmeye başlıyorlar. Yapılan müdahaleler, engellemeler fayda etmiyor. Halk her fırsatta tepkilerini dile getirmenin yollarını arayıp buluyormuş. Metroya binenler biletlerini “V” şeklinde kıvırıp aşağıya atıyorlarmış.

Hitler bakmış başedemiyor bari demiş simgeyi ben benimseyeyim. Sadece bu bölgelerde kendi simgelerine V harfini ekleyiverdiler. Almanya’nın Londra bombalamalarında kullandığı V1 ve V2 roketlerinin anlamı da buradan geliyordu. Fransızlar afiş basamamışlar ama Alman afişleri buldukları yerde yırtmışlardır.

Fransa ve Belçika’da işgale karşı vatandaşlarını cesaretlendirmek için gizli gazeteler ortaya çıkmıştı.

S.S.C.B.

Burada da işte Stalin benzer propaganda faaliyetleriyle halkı peşine takmıştır. Gençler erken yaşta etki altına alınmaya çalışılıyor, sloganlar üretiliyor, burjuva ve zengin sınıf vs. anlatılıyor sürekli. Yurt dışından gelen haberlerin hemen hemen hepsi sansürleniyor.

Stalin, Nazilerin söylemlerinin aksine kendisini barış adamı olarak görüyor. Mussolini gibi askeri üniformayı değil takım elbiseli ve şapkalı çıkıyor insanların karşısına (hepsi fakrlı görünüşte aynı yapıda insanları yönetiyorlar ama dikkat!)

Joseph Stalin Genç Bir Teğmenken

Sovyet Rusya’da Lenin propagandanın önemini erken yıllarda 1902’de kavrıyor ve propaganda bürosu kurduruyor. Bakü’de ki başarılı bir genç teğmen olan Joseph STALİN 1910 yılına kadar kurulan propaganda bürosunu yönetiyor. (ilginç değil mi yöneticisi). Lenin propagandanın farklı yorumlanması gerektiğini düşünüyor. Halkı yönetmek ve etkilemek için kullanılan yöntemlerde ajitasyon; cahillere göre olan, sürekli tekrarlanan, tek ve basit fikirlerden oluşan şeylerdi. Propaganda ise; daha kompleks olduğundan çok az kişi tarafından anlaşılabilen karıştırılmış ajitasyondu. Bu nedenle ajitatör konuşma dilini, propagandacı ise yazıya sarılmaktaydı. (yani konuşmayla gaza getirilenlerin bundan hemen gaza gelen armutlar olduğunu, bir kısmın ise ancak diğer yöntemler ile armutlaştırılabileceğini belirtiyor arkadaşlar)

1920’lere de her yere eğitim kurumları kurularak halka rus çarlarının günahları, bolşevik sistemin faydaları anlatılmaya başlandı. Propagandanın amacına ulaşması için sinema filmleri kullanıldı. Zaten 1920’lerde komple devletleştirildi. Mitinglerde ise büyük hatalar yapıldı. “Din halkların afyonudur” terimi beklenen etkinin tersine işi zorlaştırdı. Dinsiz militanlar birliği törenler yapmış, peygamber simgeleri, meryem, papaz vs ne var ise yakmışlar veya asmışlardır. Din adamları içki düşkünü ve açgözlü olarak gösterildi. Kilise malları ve binalarına el konuldu.

Sanıldığı gibi Rusya toplumu “haydi hoop dinsizliğe” dememiştir. Sosyalist rejimin asıl muhatabı olan işçi ve köylüler bu olayları büyük bir şokla karşılamışlardır. Anti din politikası beklenildiğinin aksi bir tepki doğurmuştu. Zamanla bu sert tepkilerin yerini ılıman hareketlere bırakması daha desteklenir sonuçlar doğurdu.

23 Ağustos 1939’de Almanya ile dostluk ve saldırmazlık anlaşması imzalanmıştır. 1 hafta sonrada Almanya Polonya’ya dalmıştır.

İNGİLTERE

İngiltere diğer ülkelerden evvel propagandayı fark etti. İlk defa 1917’de Alfred Harmsorth ve Lord Northcliffe önderliğinde propaganda bürosu kuruldu. Birinci dünya savaşı için kurulan bu büro savaşın bu bölümünden sonra gazetelerde Almanları insafsız, tecavüzcü, kadavraları yağa dönüştüren caniler şeklinde anlattı. Savaş bitimiyle beraber bu propaganda bürosu hemen dağıtıldı.

I.Dünya savaşı sonunda yardım alacaklarını umut eden Alman sosyal demokratları verilen sözler tutulmayınca İngilizler’e çok kızmışlardı. Almanlar ağır savaş tazminatına ve savaş suçlusu pozisyonuna getirilmişti. (Versailles anlaşması yani) İşte bu ağır maddeleri bahane eden Hitler iktidara gelecek ve II.Dünya savaşını başlatacaktı.

Londra

Lord Northcliffe savaştan sonra ne kadar ayıplanacak yöntem var ise kullanmış birde bunun ile övünmüştü. Bunun sonucunda beklemediği bir tepki almıştı. İngiliz halkı kendilerine yapılan bu propagandaya tepki göstermiş ve olumsuz bir tavır takınmıştı. Okuyan halk yapılan propagandaları anlıyor ve tam tersi tepkiler veriyordu. Ancak 1938’de Winston Churchill propaganda için hükümetten bir fon oluşturabildi.

İlk olarak askeri kanadın gücü şişirilirken alınan mağlubiyetler ile bu olay ters tepmeye başladı. Bu sebeple bundan hızla vazgeçildi. winston churchill zaten propagandaya çok inanmıyor ve önemsiz bir şey olduğunu düşünüyordu. Fakat zafer kazandıkça diğer ülkelere yapılacak propagandanın ne kadar hayati olduğunu fark etmeye başladılar. Birinci dünya savaşında A.B.D’yi savaşa çekmek için propaganda kullanılmıştı. Bu tekrar denendi elbette.

Alman radyosu gibi görünen %90’ı gerçek olan bir ingiliz radyosu kuruldu. Ölen Alman askerlerinin kimlikleri tespit ediliyor ve ailelerine aslında askerin ölmediğini anlatan mektuplar atılıyordu. Bu mektuplar çeşitli şekillerde yazılmakla beraber askerin bir arkadaşı gibi yazılmış bu mektuplar ölmediğini yada son kalan eşyasının partiye veya orduya verildiğini anlatıyordu. Yaralılara bakılmadığından zehirlenerek öldürüldüğü de söyleniyordu. Aileler umutla partilere veya orduya giderek eşyaları istiyor yalan söylenildiğini düşünüyorlardı. Çoğu alman aile mektuplara inanıyordu 😦

 Yine Ruslar’a Amerikalıların verdiği çeliği delebilen bir fosforlu bombanın olduğu söylentisini yaymışlardır. Çoğu Alman bu propagandaya inanmış, hatta bir alman general olan Von Schieben artık teslim olması için gönderilen yazıya karşılık “elinizdeki fosforlu bombayı atın onurumuzla teslim olalım” diyerek ne kadar inandığının göstergesi olmuştur.

İngilizler karikatürler ile bu savaşta yer almışlardır. Ünlü karikatürist David Low savaşılan diktatörleri eli kanlı olarak değil (çünkü bu onları yüceltir demiştir) şaklaban, sakar ve beceriksizce resmetmiştir.

Her ne kadar İngiltere propagandaya savaşın son zamanlarında ağırlık verse de kendi ülkesinin toplum yapısı gereği fazla yayın yapamamıştır. Demokrasi ve kamu oyunun gerçekleri öğrenmek istediği hep daha ağır basmıştır.

Sonraki yazı için buradan

İki Çingene Çocuk

Dün evde geç kalkınca işe koyulasım gelmedi. Yemek yedikten sonra giyineyim diye sağa sola bakarken ne göreyim!! Ne tişört var ne gömlek hepsi kirli iyimi. Bari dedim çamaşırları yıkayalım. Ohoo bulaşıklarda duruyor onada giriştim. Giriştim derken bir şey yapmıyorum be olm deterjanlarını koydum bastım tuşuna. Harş hurş çalışıyor ikiside. Bitti çamaşırlar aldım makineden çıktım balkona asmak maksadıyla. Diğer kalanları yıkayayım dedim ama ulan bu astıklarım zaten dolduracak komple neredeyse balkondaki ipleri. Neyse bunlar kuruyunca gece bir posta daha atarım anasını satayım.

Elime geçirdiğim atletleri, donları efendim şortları asıyorum. Bir yandan da gözüm dışarıda mahalle muhtarı gibi etrafı kesiyorum. Çorabın teki asarken düşüyor vayanassını arkadaş öfff. Hızla koşup alıyorum aşağıdan. Tekrar işin başındayım. Atletleri ters asıyorum, çorapları mandaldan tasarruf yapmak için çift çift mandallıyorum. Mandal demişken bu nasıl mandal lan. Dört taneden ikisinin yayı bozuk. Aleni mandal sıkıntısı içerisindeyim. Allahtan fazla çamaşır atmamışım ilk makineye…

Çamaşırlar

Atıyorum elimi eski mavi tişörtüm geliyor elime. La bu tişörte ne olmuş? Paslanmış küflenmiş bişeylerolmuş. Ha lan basket oynamıştım bununla ben bir ay evvel falan. E tabi ıslak ıslak koyunca böyle küflenmiş (pis adamım ben ya). Neyse götürüp banyoya koyuyorum yer bezi falan yaparız iş yapar yine. Şorttu formaydı derken aşağıdan bizim komşu abinin sesi duyuluyor “hoop Yalçın kolay gelsin” diye. “Napıyorsun?” diyor. Bende “Abi çamaşır bulaşık işte evi süpürücem fırsat kalırsa evin işi bitmiyor ehehe” diyorum şakasına. Yalnız cidden bitmiyormuş lan kolay değil yoruldum git gel. Babamı soruyor falan yok tabi bizimkiler. Selametle gönderip çamaşır asma merasimine devam ediyorum. Derken köşede bizim apartmanın çöp bidonuna iki çingene çocuk geliyor 12 yaşlarında. Poşetlenen çöpleri indirip açmaya başlıyorlar. Bir an kızıyorum “açmayın lan!” diye bağırıcam. Vazgeçiyorum sonra. Genelde bu tip sahnelerde farklı şeyler düşünüyorum yalnızken.

Orta sınıfta yaşayan insanların insanların çöplerini karıştıran iki çingene çocuk diyorum ya içimden. Napıyorlar diyerek hem gözlüyor hem de çamaşırlarımı asıyorum. Benim baktığımı farkettiler ve tedirgin oldular ama önemsemez görününce devam ettiler işlerine. Birisi kutu buldu ümitle. İçinden çeyrek pizza, patates cipsleri, kullanılmış ketçap ve mayonezler çıkıyor. Patateslerin tadına bakıyor kız ama beğenmiyor demek ki baya bayat olmalı. Pizza iyi galiba onu beğendi. Diğer kız daha küçük ondan onun pizzayı yemesine bakıyor. Büyük olan bir ısırık daha alıp elindeki kalan pizzayı uzatıyor küçük kıza. Devam ediyor araştırmaya çöpleri…

Düşünüyordum tabi ben çamaşırları asarken “Lg G3 yeni çıktı onu mu alsam yoksa çok para vermeyip Lg G2’yi mi alsam ya” falan diye. Aşağıdakileri görünce sıkıntı yaptığım şeyin bazıları için önemsiz bir şey olabileceğini tekrar hatırladım. Çöpte bulduğu pizzayı yiyen kız ile Lg’nin bilmem kaçıncı modelini almayı hesap eden ben. Karşılaştırınca değişik oluyor. Çöpleri karıştıran “pis insanlar” diye düşündüğünüz insanlardan farkımız neydi? Neden ben yukarıda çamaşırlarımı asarken bu kızlar çöpte bulacakları elbiseleri veya yiyecekleri arıyorlardı? Ben çok başarılı bir adam olduğumdan mı evimin balkonundan temiz çamaşırlarımı asıyordum? Hadi küçükken değerlendirirsek hiç çöp karıştırdığımı falan hatırlamıyorum. Bu mnkoydumu hayatı o zaman neye göre belirleniyordu arkadaş? Aşağıda, ortada veya yukarıda olmanız şans mıdır? Şansı kendiniz mi yaratacaksınız yoksa? Ne bileyim üzüldüm aşağıdaki kızlara böyle düşününce. Bazen insanların gelecekten beklentileri ne kadar farklı görüyorsunuz.

Çingene Kız

Derken işte dalmışım kızlar aşağıdan bana bağırdılar “abi abi..” diye. Ne istiyorsunuz diye sordum. Eski elbisem var mıydı? İçeri götürdüğüm küflenmiş tişörtüm aklıma geldi. “Eski tişörtümü vereyim mi?” dedim haliyle tamam dediler. Balkondan eve girdiğimde ne kadar ibne bir adam olduğumu anladım. İnsan minsan falan ama vereceğim şey eski küflenmiş tişört mü olmalıydı? Hemen gidip mavi jeansten yeni aldığım gömleklere baktım baktım baktım. “Kendine gel Şeker” dedim bkunu çıkartmanın anlamı yoktu. Geçen sene Polo’da aldığım yeşil tişörtümü aldım, rengi atmış bir kotum vardı, bir tanede cüzdan cebi delik kotum ile bir tanede bir veya iki kere giydiğim (sevmiyorum siyahı) bir kotum vardı. Onları çektim askıdan. Dur birde spor vereyim. Çektim bir sürü basketbol forması falan. Ama hepsinin hatırası var yıllarca duruyor veremem ki bunları dayı. Az giydiğim idman tişörtüm vardı onuda aldım. Çıktım balkondan attım kızın kucağına ya hiç hesap edememişim kız gerisin geri devrildi benim attıklarımdan 🙂 “Benim boyumda birilerine verirsiniz işe yararlar” diye bağırdım. Kızlar oturdu karşı kaldırıma bakmaya başladılar ama çok büyük tabi onlar için bir şey atmadım. Çamaşırlarımı asmaya devam ettim bende. Kontroller bitince bana “teşekkürler” diye bağırdılar. Kafa salladım peşlerinden sevindirik oldum haliyle. Tamam kullanılmış eşya falan ama arada giydiğim elbiseleri vermiştim yinede.

Çingene (taş olanı)

Kıza şans verilirse belkide ilerde yukarıdaki gibi bir hatun olamaz mı? 🙂 Neyse efendim güne böyle başladım işte. Balkon konuşması yaptım lan bir nevi. Önemli olan konuşma değil, önemli olan balkonun altındakileri de düşünmek sanırım bazen.

Hayat hakkında

BİRTAKIM YAZILAR

kurtkedi– hayat, skor tabelası tutmak değildir.

– kaç arkadaşınız olduğu ya da kaçının sizi arkadaş kabul ettiği değildir.

– bu hafta sonu için planlarınızın olması değildir. hafta sonunda yalnız olmanız da değildir.

– şu sıralarda sevgiliniz olması değildir. geçmişte sevgiliniz olması değildir. geçmişte kaç sevgiliniz olduğu değildir. hatta bugüne dek hiç sevgiliniz olmaması da değildir.

– sizi kimin öptüğü değildir.

– seks değildir.

– aileniz ya da onların serveti değildir. arabanızın markası da değildir.

– hangi okula gittiğiniz değildir.

– ne kadar güzel ya da ne kadar çirkin olduğunuz değildir. giydikleriniz, ayakkabılarınız değildir. ne çeşit müzik dinlediğiniz değildir.

– saçınızın sarı, siyah, kızıl, kahve olması değildir. derinizin çok açık, ya da çok koyu olması değildir.

– okul notlarınız değildir. ne kadar akıllı olduğunuz değildir. herkesin size verdiği akıl notu hiç değildir. hayat standart testlerin belirlediği kişiliğiniz de değildir.

– hayat hangi kulübü tuttuğunuz ya da hangi sporda ne kadar başarılı…

View original post 111 kelime daha

Davet

DAVET

Dörtnala gelip Uzak Asya’dan

Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan

bu memleket, bizim.

Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak

ve ipek bir halıya benziyen toprak,

bu cehennem, bu cennet bizim.

Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,

yok edin insanın insana kulluğunu,

bu dâvet bizim….

Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür

ve bir orman gibi kardeşçesine,

bu hasret bizim…

Nazım’dan…

Kelebek

Kelebek Romanı

Kitaplardan devam edelim. Çok kitap var aklıma gelenleri ekleyeceğim iyi kötü hatırladığım kadarıyla yani. Tabi ilk eklediklerim haliyle hayatıma yön veren kitaplar olmalı ki ilk ekliyorum 🙂

Kitabımızın adı Kelebek. Yazarımız bir fransız; Henri Charriere. Yaklaşık 500 sayfa civarında olan kitabımız oldukça sürükleyici bir roman. Hani öyle böyle sürükleyici değil arkadaşlar hemen bitiriyorsunuz. Konuşma dilinde yazılmış ve hiç sıkılmıyorsunuz. Direk olaya girilmekte ve macera başlamakta. Mali yönden akıllı birisinin elinde olsaymış bu kitabı 3 seri halinde yayınlarmış yani. Neyse efendim tayınımız sağlık sebepleri sebebiyle Sakarya’ya olunca burada yaşamaya başladık. Lisedeyim o zamanlar. Askerlerle yemekhanede otururken bir asker abinin elinde gördüm bu kitabı. Alıp inceledim pekte beğenmedim aslında. Asker abi “çok güzelmiş kitap al sana hediye edeyim” dedi. İmzalayıp bana hediye etti kitabı. Kitaba dediğim gibi hemen başlayıp bitirmiştim.

Yazarımız Henri kendi hayatını yazmış kitabında. Genç bir delikanlıyken bir kişiyi plan yaparak öldürmek suçuyla yargılanıyor. Tabi 1900’lerin Fransa’sında kendini temize çıkartamıyor elemanımız. Bu tip katillerde kürek mahkumu olarak Fransız Guyanası’na gönderiliyor o zamanlar. Guyana’da ki hapishane falan şu an müze olarak sanırım kullanılmaktadır. Henri kendi ülkesinden gemiyle binlerce km uzaklıktaki bu güney amerika sömürgesine getiriliyor. Bir çok kaçma girişimini, yaşadığı zulümler, cezalar vs. inanılmaz bir hayat. Tam 13 yıla yakın mücadele ediyor. Kitap yayınlandıktan sonra o kadar ilgi görüyor ki birde filmini yapıyorlar. Onuda izleyin mutlaka oskarlı moskarlı filmdir…

Kelebek Filmi

Merak edenler için yine devam edelim. Benim kuzenin kütüphanesinde gördüm sonradan kitabı yaklaşık 5-6 yıl sonra. Yanında da bir kitap daha vardı adı Banko. Devamı varmış yani kitabın. 2003 yılında asteğmen okuluna İstanbul’a düşmüştüm. Artık eğitimler bitmiş, dersleri vermiş ve atanacağımız yerleri de çekmiştik. Bu arada boş zamanımız oluyor olmasına da kitap okuyamıyordum fazla. İki kitap almıştım çarşıya çıktığım zaman. Teğmen’e okuduğumuz kitapları göstermek zorundaydık. Sahaftan ucuza bulunca demir ökçe kitabını almıştım. Haliyle ökçe idi örs idi sakıncalı bulunmuştu komutan tarafından. Benim sağ sol işim olmazdı o zamanlar. Hep roman okurdum veya bilimsel kitaplar falan yani anlamazdım siyasetten. O açıdan bakmadığım için teğmene “roman bu sadece” demiştim ama yok. Benim diğer aldığım kitapları da elimden almıştı. Bende kitap almadım bir daha. İşte artık mezun olacağız son haftasında listeyi yaptım. 805 lira yol harcırahı almıştım. İyi paraydı şimdinin 2500 lirası vardır sanırım. Kadıköy’e gidip sahaflardan istediklerimi tek tek almaya başladım ama benim Banko yok arkadaş. Her yeri gezdikten sonra böyle baya ilerde küçük paspal bir yer gördüm. Bir abi var içeride kitapları düzeltiyor. Her yer kitap dolu yığınla karmakarışık içerisi. Ben biraz çekinerek girdim çünkü çok yere sordum burada yoktur diye düşünüyordum. Kendisinden beklemeyen bir incelikle “buyrun lütfen” dedi abimiz. Kitabı aradığımı söyledim var mıydı? “Olması lazım hmm” dedi sağına soluna bakıyordu. Ben içimden olsa da bu karışıklıkta bulamaz derken çat çıkarttı kitabı bir yığının altından. Eski basım ama kaliteli bir ciltti. “Ne kadar kitap?” dedim “Lütfen buyurun çay içelim ilk önce” dedi. Oturdum çay koydu abimiz. İşte tanıştık ben üniversiteyi bitirdiğimi asteğmen okulundan Malatya’ya gideceğimi söyledim. Kitapları gösterdim elimle. İki kolum dolu kitaptı. Daha önceden tanısaydım ondan alırdım ama napalım. “Önemi yok çoğu zaten bende yok sanırım” dedi. Taşınıyormuş Kadıköy’den artık. Babası ile gelmiş uzun yıllar evvel ama artık durmak istemiyormuş. İz Sahaf kitapçısı memleketi Isparta’ya gidecekmiş sanırım. Kartını verdi Isparta’ya beklerim dedi. Parada istemedi kitaptan. İyi bir adamdı neler olduysa artık gidiyordu oradan.

Henri

Kitapları yüklenip askeri okulun girişine geldim. Biraz tedirgindim aslında. Şimdi oradaki nöbetçi subay bir şeyden kıllansa hadi uğraş dur. Asker gelip üstümü aradı. Kitaplara baktı falan. Alıp atıyor alıp atıyor ayar oldum tabi birazcık. “Neden aldın? Ne yazıyor? Neden bu kadar çok aldın? Bunlar resmi mi? vs” falan hay kitabına da askeriyesine de diyeceğim artık. Böyle takılırken nöbetçi astsubay geldi yanımıza. “Ne oluyor olm burda?” dedi. 30’lu yaşlarında birisiydi sanırım. Asker bende şikayet ederek “bir sürü kitap getirmiş hangisi uygun hangisi değil nerden bileceğiz vs” şeklinde başladı konuşmaya. Anladım ki kitapları alamıcam buradan diye düşünürken astsubay eleman “ulan bu adam üniversiteyi bitirmiş hangi kitap uygun hangisi değil senden benden daha mı iyi bilecek. Herif 30 kitap almış merak etme uygundur onlar ver gönder hadi” dedi 🙂 Asker mırıl mırıl konuşunca “hadi lan ver geri” dedi tekrardan. Bende hemen toparlanıp fıtı fıtı birliğime yürümüştüm. Hey gidi hey. Teşekkür de edemedik o zaman arkadaşımıza.

Banko

Devam kitabında yazarımız hapisten kaçtıktan sonra yaşadıklarını anlatıyor. Artık Venezuela vatandaşı olan kahramanımız burada maceraya devam etmekte. Bu sefer hayat mücadelesi, ülkenin siyasi geleceği falan anlatılıyor. Yıllar sonra uçak ile ülkesine geri dönüyor. Yaşadığı yerleri geziyor, ailesinin mezarı, çocukluğu ve kalan akrabalarını ziyaret ediyor. Zor tabi yaşadıkları…

İlk kitap kadar olmasa da buda fena bir kitap değil merak edenlere. Yazarımız bu yaşadıklarını nasıl kitap haline getirip yayın evlerine gönderdiğini de anlatmış bu kitabında. 1973’te ölmüş ve inanılmaz bir hayat yaşamış. Abartılar olsa da bu kurguyu okuyun mutlaka.

Sultan Selim

Önceki yazıya buradan

Arada iki de tarih yazalım bitsin merak edenler var ise. II.Beyazıd’tan sonra tahta oğlu sultan Selim geçiyor;

Sultan Selim (Namı Değer Yavuz Sultan Selim)

1) Sultan Selim, kendi çocukları hariç bütün kardeşlerini ve çocuklarını öldürmeye karar verdi. Henüz yaşları küçük olan yeğenlerini boğdurttu (9 tane). Korkud’a “padişah hevesin var mı?” diye mektuplar yazdı oyundan. Şüphelenip üstüne gitti, kaçan Korkud yakalandı ve boğuldu. Diğer kardeşi Ahmed ise sahte Paşa mektuplarıyla kandırıldı. Ordusu yenilip kendisi de hemen öldürüldü.

2) Sultanlar taht kavgasındayken Osmanlılardaki Kızılbaşları (aleviler) ayaklandıran Şah İsmail can sıkıntısıydı. Birçok isyan ve ayaklanmadan sonra Yavuz Padişah olunca hemen bu sorunun üstüne gitti. Orta Anadoludaki bütün alevi ailelerin yerlerini tespit ettirdi.

3) Şah İsmail’e sefere gitmeden evvel buradakilerin tekrar ayaklanmasından çekinen Yavuz Selim, 7-70 yaş arası yaklaşık 40 bin aleviyi ya öldürmüş yada hapse attırmıştır {her ne kadar böyle yazsa da, Osmanlılardaki tahrir (vergi) defterlerinden toplu bir katliamın yapılmadığı ortaya konmuştur. Bu tip bir katliamın “yüzlerce köyün yok olması” anlamına geleceğini ekranlara gözlerini patlatarak söyleyen Murat Bardakçı, “hapis ve öldürme tabiî ki vardır, ama bu boyutta değildir efendim” demiştir. Tahrir defterlerinde bu tip bir katliamdan sonra o yöreden köylerin silinmediği ertesi sene yeniden aynı miktarlarda vergi alındığı açıklandı. Doğrumu tarihçi arkadaşlar cevaplar bilen varsa}

Nameler

4) Yavuz, Şah İsmail’e sefere giderken ünlü namelerini yazmıştır. “savaşa geliyorum, Müslüman ol, adam ol lan!” şeklindeki ilk nameye “hazırız amcoğlu” tarzında yanıt veren Şah İsmail yanında kadın elbisesi de yollamış. Yavuz “Erzincan’dayım geliyorum” derken, Şah İsmail’de “Timur gibi olmasın sonun” deyip iki kutuda esrar/afyon göndermiş. {esrarkeş demek istiyor, II.Beyazıd bir ara öyleydi ya}. Neyse öyle böyle savaş için nameler yazılmış isteyen ayrıntılarına bakabilir. {tabi neden yazılmış? Yavuz, sefer sırasında isyanlarla uğraşıyor habire. Şah İsmail’i gaza getirip savaşa çekmek istiyor hemen. Şah ise yolu uzatmak istiyor yine gaz ile}

5) Yavuz 140 bin kişilik birlikle hareket ederken, 40 bin küçük ve yaşlı askeri geride ihtiyat bırakıp ilerliyor. İran topraklarına Erzincan dolaylarında giriyor. Sorunda buradan başlıyor. Yavuz’a karşı vezir ve paşaların oyunları bitmiyor. Askerler hem Şah İsmail’le savaşmak istemiyor {kuvvetli, mezhebi aynı olan var ve efsanevi bir insan, birde mesafe çok uzak}. Bazı vezirler ve paşalar askerleri arada gazlayıp ayaklanma ve huzursuzluk çıkarıyorlar. Hamza Paşa (II.Beyazıd’a nameyi hatırlatan söyledik, Yavuz çok seviyor bu adamı sonradan) askerin huzursuzluğunu ve geri dönmek istediğini söylüyor. Hemen oracıkta paşanın kellesi kesiliyor. Fakat bu tip şeyler askeri sustursa da mesafe uzadıkça kazan kaynıyor. Bir sabah Yavuz’un çadırına ateş bile ediliyor. Yavuz cesaret verici konuşmalar yapsa da içten içe “ben sorucam ulan size” diyor tabi.  Doğubayazıt’ın 80 km güneydoğusunda Çaldıranda karşılaşıyorlar.

6) Şah İsmail’in ordusu da 60 bin kişilik mükemmel bir süvari birliği var. Dinlenmişler lakin kara birlikleri kötü ve az. Yavuz’un ise muntazam kara birlikleri var, topları da son model olup son donanımdalar. Sayıca fazla olsalar da yorgunlar. Bu arada Şah İsmail’i anlatmadık. Şah İsmail Şii mezhebinden olan, son derece dinine bağlı, acımasız, gözü kara bir hükümdar. Ele geçirdiği yerlerde Aleviliğe geçmeyenleri öldürürmüş, kahramanlığı olan inanılmaz bir lidermiş. Askerler onun kutsanmış olduğuna inanmakla beraber, hepsi uğrunda canını verirmiş ama öyle böyle değil misal “gel lan buraya, kes sağ kolunu” desen hemen sorgusuz sualsiz kolunu kesermiş o denli anlayın yani. Askerleri kafalarına kırmızı bir sarık sararmış (Kızılbaş buradan gelir) Kılıcın kutsallığına inanır, tüfeğe tenezzül etmezlermiş. Tabi Şah İsmail de peygamber seviyesinde bir adam onlar için.

7) Çaldırana gelen birliklerden Osmanlı, hemen ertesi gün yorgun olmalarına rağmen savaş girdi {çünkü orduda bazı alevi sınıflar vardı ve karşıya geçmelerinden korkuyorlardı}. Şah İsmail’in birlikleri savaşta üstünlüğü ele geçirmelerine rağmen top ve silahlara sahip Osmanlı ordusu bunu çok iyi kullanıp rakibini yeniyor.{yani sürekli bizim kendimize addettiğimiz “tüfek icat oldu, mertlik bozuldu” deyimini aslen Şah İsmail söylemiştir, hemde Osmanlıların kendisine karşı kullanmasına. Tüfek icat olduktan sonra, hemen dönemin en iyi teknolojilerini ülkeye getiren Osmanlı askerlerini bu silahla donatmıştır. Elinde bu teknoloji olmayan diğer ülkeler, bu silah ve toplara karşı koyamamışlardır. Bunun ekmeğini çatır çatır yerken, zaman ilerledikçe o teknolojiyi takip etmememiz, savaşlarda aynı akıbete tersten uğramamıza sebep vermiş. Oturup ağlamalı değil yani. Millette nedense genel bir kanı var sanki tüfek son 200 yıldır kullanılıyormuş gibi. Hayır, Osmanlının en tepeye çıkmasının sebebi top ve tüfekleri olmasıdır. Toplum algısı değişik bir şey değil mi heh heh}. Ordusu bozulan Şah kaçmış, Hanımını da Yavuz aldığı söyleniyor ama oda kaçmıştır sonradan 1514

Şah İsmail

8) Yavuz şahın peşinden gitmek istemişse de ordu çok huysuz olunca vazgeçip Amasya’ya kışı geçirmeye geliyor. Yeniçerileri isyana teşvik eden iki veziri bahaneyle bertaraf edip Dulkadir beyliğini alıyor. 1515

9) Diyarbekir, Mardin, Urfa dolaylarını alıyor ve İstanbul’a dönüyor 1515

10) Yavuz hemen isyanı körükleyenleri araştırdı, üçünün boynunu vurdurdu, vezirleri değiştirdi.

11) Şah İsmail savaş öncesi ve sonrası Memlüklüler’den yardım istemişti. Fakat Sünni mezhebinden olan Memlüklüler, çekinmiş ve tarafsız bir siyaset yapmışlardı. Yavuz, Şah İsmail’e bir sefer daha yapacağını duyurunca Memlüklüler iyice Şah İsmail’den uzaklaşıp “banane amcoğlu” demiştir bizde kendisine “susma sustukça sıra sana gelecek amcoğlu” diyoruz. Tabi çakal bir padişah olan Yavuz’un amacı Memlüklülere saldırmaktı. Ha Memlüklülerde az anasının gözü değildi. Şaha karşı yapılan savaşta Osmanlıya nerdeyse arkadan saldıracaktı. Memlük sultanı yinede durumdan kıllanıp hazırlıklarına başladı. Şehzade Ahmed’in oğlu yanına sığınmıştı. Ona sancak verdi herhangi bir durumda onu kullanacaktı.

12) Veziri 40 bin kişilik bir kuvvetle Şah İsmail’e gönderen Yavuz, Memlük sultanının Fırat’ın geçilmesine izin vermemesini bahane edip savaş açtı. Merc-i Damık’ta iki ordu karşılaştı. Ordusu dağılan Kansu Gavni kalp krizi veya zehir içerek öldü. Ölünce cesedini bulan çavuş başını kesip Yavuz’a getirmiş, Yavuz sinirlenip çavuşun kellesini almak istese de vezirler araya girip rütbeleri sökülmüştür. Halep ve Şam hızla alınmış 1516

13) Suriye ve Filistin dolayları alındı. (Gazze, Kudüs). Sıra geldi Mısır’a. Kahire’ye kaçan Memlük birlikleri, orada bırakılan Memlük sultanının yeğeni Tomanbey’i sultan yapmak istediler. Tomanbey ısrarla “olm ben yapamam anlamam bu işlerden” dese de kabul etti. Yavuz onunla haberleşip “Mısır ve aşağısını sana vereyim amcoğlu ilerde buralara araplar gelir hatta gelmiş sadece beni tanı” dedi. Mısır krallarına da “akıllı olun beni tanıyın” dedi. Mısırlılar Cengiz ve Timur gibi onunda buralara gelemeyeceğini, Anadoluya gidince Gazze’nin falan geri alınacağını düşünüyorlardı.

14) Baktı olmuyor Yavuz orduyu toparlayıp çöle girdi. Çölü yağmur yağarken geçmeleri büyük şanstı. {tabi şans olan çölde toplasan bir hafta süren yağmur mevsiminin, kuraklığın bittiği döneme denk gelmesidir arkadaşlar. Daha önce söyledik, Osmanlılar baharda hazırlanır, yazın sefer yapar, sonbaharda döner. Burada sefer yapılmış, kış döneminde ise işte Mısır’a gidiliyor. Günümüzde de, o zamanlar da da yağmur zamanı yaklaşık olarak bilinmektedir. Tabi bazen iki üç ay atsa da bilinir. Bu seferde de beklenildiği gibi yağmur döneminde çöl geçilmiştir. Sorun nedir? Bu olayı yine dinsel öğelerle süslendirmektir. Yavuzun dört peygamberle geçtiği, bulutların orduyu takip ettiği falan söyleniyor. Bunları anlatan arkadaşıma ben “yalan olm bunlar ya” deyince bana deli gibi bakıp “çölde yağmur yağar mı manyak” dedi. Diyecek bir şey yok, evet hiç yağmur yağmaz çöle mnkym}

Yavuz Sultan Selim

15) Savaşta arkadan dolaşarak bizzat saldıran Yavuz rakibi dağıttı. Kahire alındı, Memlük sultanlığı sona erdi 22 ocak 1517

16) Kaçan Tomanbay topladığı birliklerle ara ara saldırıp bir ara Kahire’yi ele geçirse de şehir geri alındı. Kahire halkı kadın çocuk Tomanbaya yardım ediyordu. Mart 1517 de yakalandı. Sultan Selim kendisini cesaretinden dolayı kutladı takdir etti. Fakat onu araka da bırakmak tehlikeli olduğundan 17 gün sonra meydanda astırıp üç gün asılı bıraktırdı.

17) Yavuz, Mısır ve Suriye’yi alarak ekonomik olarak çok avantajlı konuma geçmiştir. Halife (halifelik değil) İstanbul’a getirilmiştir. Fakat halife burada zamanla zevke, sefaya, karıya kıza dadanınca Yedikule’ye hapsedilmiş. Sonradan hilafeti Selim’e bırakmıştır. 1924 tarihine kadar hilafet Osmanlılarda kalmıştır. Yine Mısır ve Suriye’den kitaplar, sanatçılar, zanaatkarlar İstanbul’a gemiyle getirilmiştir.

18) Dönüş yolunda Mısır beyliğinin kendisinden alınmasına kızan Yunus Paşa, dönüşte Yavuz ile diyaloğunda “yazık o kadar asker gitti, mücadele ettik yine yönetimi bir Çerkese verdiniz” deyince sinirlenip adamın kellesini oracıkta aldırmış, üç günde yanında taşıttırmıştır.

19) Şah İsmail’e de yürüme fikrine sahip olan Yavuz, asker yorgun olduğu için vazgeçti. Yeğeni Kasım yakalanıp öldürüldü. Başı da Yavuz’a getirildi. Yine o dönemde Amasyalı Celal ismindeki bir alevi ayaklanmış, bir çok isyanla uğraşılmış ve kanlı bastırılmıştır. 1518

20) Yavuz, denizde de başarılı bir devlet kurmak için bir tersane yapılmasını istedi. Haliç’te evvelce bizans tersanesi olan yere yapılmasına karar verildi. Fakat burası harap olmuş, mezarlar konulmuş. Bir kısmı tersane için ayrılıyor. {burada araya girelim. Burada bir hurafeyi de açıklığa kavuşturalım. Eskiden insanlar efendim 8 metreymiş, efendim “aha topkapıda kılıcı 3 metre çarpsan boyuyla demek ki Beyazıd 3,20” sonuçları çıkarıyorlar. Kanıt olarakta türbeleri gösterirler. Bizim Amasya da da vardı, böyle türbeler görmüşünüzdür belki. Ben dayımla gitmiştim bir kere 5 metre falan var türbenin uzunluğu. Kadınlar, erkekler ağlaşıyorlar türbede. Dayımla merak ettik bilmiyoruz tabi ben dedim “dayı bu adamın boyu nasıl beş metre” diye tartışıyoruz. Kadının biri bizi dinliyormuş bize eğilip “rahmetlinin bacakları sığmamış daha” demesin mi! Ne gülmüştük ya. Ne diyim işte burada da, yani Haliç tersanesinde kullanılacak toprak kısmı ayrılıyor. Kazılan yerlerden çıkan kemikleri, kafataslarını da uzun hendekler kazıp içlerine atarlarmış. Bu hendeklerin başına ve sonuna da mezar olduğunu belli etmek için işaret koyuyorlarmış. Bunlarda olmuş sana türbe anasını satayım. Yine anadoluda olsun, köylerde olsun mezar kazmanın değişik versiyonlarını geçmişte görmekteyiz. Adamların boyları 8 metre değil yani. Her ne kadar gömülenler müslüman veya başka dinden olsa da bazı durumlarda mezarlar kazılıp yeni yerlere bu hendekler gibi atıldığı gibi, yığma mezarlarda gerekirse yapılıyor. Oluyor sana türbe işte. Sonrada bebeği olmayan kadınlar gidip “al sana bir göbek, ver bana bir bebek” diyerek türbenin etrafında dans ediyorlar heh heh}

İran Seferi

21) Yapılan bu tersane Papadan, Venedik’lilere kadar herkesi tedirgin etmiştir. Avrupayı kendi aralarındaki rekabette biraz yumuşatmıştır.

22) Yavuz’un iki omzu arasında bir çıban vardı. Çıban büyümüş, büyük ihtimalle ölümü de ondan kaynaklanmıştır. İyice iltihap toplayan ve akıntı yapan çıbanın tedavisi o dönemlerde tabi ki pek zordu. Muhtemelen omiriliğe kadar büyümüş bile olabilir. Neyse, öleceğini anlayan Yavuz Çorlu civarlarındayken tek oğlu Süleyman’ı çağırtmışsa da o gelemeden ölmüştür. 1520

23) Ortadan biraz uzun boylu, iri kemikli, pos bıyıklı, sakalı kesik bir adamdı. {bizim lise kitaplarında ve etrafta görünen küpeli resmi kendisine ait değildir. Aslında kendisine çok benzeyen Şah İsmail’e aittir}

24) Vezirlerini, alimlerinin dediklerini düşünür karar verdikten sonrada kararından dönmezdi. Muhalefet edeni de öldürürdü. Oldukça ilim sahibi, zeki bir hükümdardı. Pek mimari eser bırakmamıştır. Şah ile mücadele etmiş, bilinen Afrikayı ele geçirmiştir. Sade yaşayan, müsrifliği sevmeyen bir hükümdardı. Ajanları dünyada her yerde yoğun bir şekilde çalışıyordu {zamanın Amerika’sı diyebiliriz}.

Tarih yazılarını tekrar derleyeceğim en azından 1800 yılını bitirelim. Okumayanlar veya okuyup da yarım bırakanlar için güzel bir devam yazısı olacak bunlar. Uğur MUMCU yazılarını ne zaman derlerim bilmiyorum.

Sonraki yazıya buradan