1974 – Ecevit’in Suyu Isınıyor (II)

Yazımıza ikinci bölüm ile devam ediyoruz. Yakın bir dönemde de ve hatta şimdi bile konuştuğumuz bir konuyu değerlendiriyor Uğur Mumcu; Yabancı sermaye girişini ve bunun etkilerini. Sıkça duyduğunuz yabancı sermayeye satışın etkilerini ve sonuçlarını anlatmış arada. İlerde buna ciddi şekilde değineceğiz. Bunun 1974 etkisini ve değerlendirmelerini, Kıbrıs sorunu ve ambargoyla beraber değerlendiriyor bir çok yazısında Mumcu. Fazla yazmadan yazıları okuyalım isterseniz. İki yazı bir arada olacak ve son olarak Kıbrıs çıkartmasından sonraki günlerden bir yazı ekleyeceğim üçüncü kısımda;

Hep Aynı Oyun

Türk ve Yunan hükümetleri arasında “kıta sahanlığı” tartışmaları sürüp dururken birdenbire yabancı petrol şirketleri petrol üretimini azaltmış ve ithalatı da durdurmuşlardır. Yabancı şirketler;

“Yürürlükteki fiyat rejimi ile petrol ithal edemeyiz” diyorlar. Yabancı şirketlerin petrol sağladığı şirket ise, koalisyon ortağı Erbakan’ın sevgili “müslüman kardeşi” Suudi Arabistan’daki ünlü ARAMCO şirketidir. Bu şirketin en büyük ortağı yine Mobil şirketinden başkası değildir. Yani;

“Al gülüm, ver gülüm”

Bu oyun ilk kez oynanmıyor. 1963 Kıbrıs bunalımında da yabancı petrol şirketleri üretimi durdurmuşlar ve petrol vermeyeceklerini açıklamışlardı. Aynı günlerde Amerikan başkanı Johnson, İnönü’ye mektupta;

“Size verdiğimiz silahları ancak bizim iznimizle kullanabilirsiniz” diyerek Türkiye’yi açık bir biçimde tehdit etmişti.

Başkan Johnson

Kıbrıs bunalımından sonra “ulusal sorunlar” bütün acı ve çıplaklığıyla gözler önüne serilmiş, bundan sonra “milli ordu”, “milli petrol”, “kendi uçağını kendin yap”, “başkasının yapamadığını millet yapar” gibi sloganlar gazete köşelerinde sergilenmişti. Başbakan İnönü ise;

“Yeni bir dünya kurulur, Türkiye’de yerini bulur” gibi sert karşılıklar ile Ulusal Kurtuluş Savaşı günlerini hatırlatmışsa da, bir süre sonra yeniden “dengeci” ve “uzlaşmacı” politikasına dönmüştür.

Petrol sorunu Türkiye’de, kimlerin milliyetçi olduğunu, kimlerin sömürge maşalığı yaptığını kanıtlayacak en açık örnektir.

Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu günlerde, petrol konusunda devletçi politika izlenmiştir. 1926 tarihli Petrol Kanunu’na göre, Türkiye’de petrol arama ve işletme hakkı Türk Devleti’nindir. 1954 yılında, Amerikan petrol şirketlerinin avukatı Max Ball tarafından hazırlanan petrol kanunu ile, Türkiye’deki petrol kaynaklarının egemenliği büyük ölçüde yabancı şirketlere verilmiştir.

Petrol kanunu’nun kabul edildiği günlerde İsmet İnönü iktidarı suçlamaktaydı;

Petrol kanunu, kapitülasyon hükümetleri ile hazırlanmış gönüllü bir kapitülasyon layihası olarak teklif edilmiştir. İşte profesörler, işte hukuk alimleri, hepsinin önünde söylüyorum. Petrol kanunu’nu karşılıklı taahhüt şeklinde görmek bir kapitülasyon devri açmaktır. Petrol ve yabancı sermaye kanunları, memleketin can evine dokunmaktır. İktidara gelirsek düzelteceğiz. Bununla her zaman uğraşacağım. Bırakmam yakalarını…”

İsmet paşa, sonradan iktidara geldi. Fakat ülkemizi bir kapitülasyon yağmasına sokan iktidarın “yakasına” yapışamadı. Üstelik, yabancı petrol şirketlerinin bir numaralı adamı Fethi Çelikbaş’ı, Sanayi Bakanlığı’na getirdi. Petrol Kanunu da yürürlükte kaldı. Kapitülasyonlara karşı çıkan Kurutuluş savaşı kahramanı da aynı kapitülasyonları uyguladı. Ne büyük çelişkidir bu!?

Fethi Çelikbaş

Bugün yabancı petrol şirketleri, işte bu yasalardan güç alıyorlar. Bu yasalar, bu yetkiler, kendilerine milliyetçi adını takan sömürgeci maşalarınca hazırlanmış, onaylanmış ve uygulanmıştır. Yıllarca, petrollerimizi devlet eliyle kullanılmasını isteyenler; “komünist” yaygarası ile susturulmaya çalışılırdı hep. İşte tehlike bugün kapımızdadır. Bu bu şirketler düşmanımızdır.

Petrollerimiz millileştirilmeli, diyenlere karşı, kendilerine milliyetçi etiketi takanlar “hayır, milli kaynaklar yabancılara verilmeli..” diyerek ulusal çıkarlarımızı yabancılara peşkeş çekmişlerdir. Şimdi soralım;

“Kimmiş milliyetçi?”

Yeni Ortam 5 Haziran 1974

Yabancı Sermaye Milliyetçiliği

Bugünlerde Yüksek Planlama Kurulu’nda yabancı sermaye sorunu görüşülmektedir. Bu konunun gereken ciddiyetle ele alınacağı kanısındayız. Sorunu kısaca özetleyelim.

Osmanlı İmparatorluğu’nun güçlü günlerinde yabancılara tanınan ekonomik ve hukuksal ayrıcalıklara “kapitülasyonlar” denmekteydi. Bu ayrıcalıklar giderek, yabancı sermayenin Osmanlı ekonomisi üzerinde tekelleşmesine yol açmıştı. Türk ekonomisinin batı kapitalizmine teslim edilme tutanağı ise, “1838 Ticaret Antlaşması”dır. Bu antlaşmayla Türkiye batının serbest pazarı oluyordu. Bu antlaşma için Reşit paşa;

“Kalkınma yolunu açacak bir belge..” demiştir o günlerde. Aynı antlaşmayı İngiltere dış ilişkiler bakanı Palperston;

“Şaheser..” diyerek övmekte ve “Ticari ilişkilerde Osmanlı devleti, bütün öteki devletlerden çok daha fazla kolaylıklar sağlamaktadır…” diye açıklamalar da yapmaktadır. Bu antlaşmayla güçlenen kapitalist ilişkiler, Osmanlı sanayisini çökertmiş ve Türkiye’yi batı emperyalizminin tekeli altına sokmuştur. Bir süre sonra da “Diyun-u Umumiye” yönetimleri kurularak bir imparatorluğun haczi de tamamlanmıştır.

Ulusal kurtuluş savaşımız, işte bu sömürgeciliğe karşı başlatılmıştır. Mustafa Kemal;

“Bizi mahvetmek isteyen emperyalizme ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı savaşıyoruz…” derken bu gerçeği açıklamaktaydı.

Türkiye’de yabancı sermaye ilişkilerini, imparatorluk ve cumhuriyet dönemi olarak ikiye ayırmak gerekir. İmparatorluk dönemi için “tanzimat öncesi ve sonrası” diye bir ayrım daha yapılmalıdır. Lozan antlaşmasıyla “kapitülasyonlar” kaldırıldı ve yabancı sermaye konusunda yeni bir devir başladı.

Cumhuriyet döneminde yabancı sermaye ilişkilerini de, “1923-1950 ve 1950 sonrası” olarak ikiye ayırmak gerekiyor. Cumhuriyet kurulduktan sonra, yabancı sermaye “tasfiye” edilmeye başlanıştır. Ülke içindeki demiryolu, elektrik, su, telefon gibi önemli hizmet dalları yabancıların elinden alınarak ekonominin millileştirilmesine çalışılmıştır. Yabancı şirketlerin tasfiyesi 1944 yılında tamamlanabilmiştir ancak.

İkinci dünya savaşından sonraki kapitalist gelişme Türkiye’yi etkisi altına almakta gecikmedi. 1950 yılında DP iktidara gelişi ile birlikte, yabancı sermayeye dayalı liberal ekonomi uygulanmaya başlandı yeniden. 1947 yılında imzalanan askeri antlaşmadan sonra da Türkiye, Amerika’nın güdümünde bir ekonomik kalkınma yöntemini benimsemeye zorlanmaktaydı. Amerikalı ünlü “dış iktisadi politika komisyonu” başkanı Randall, bu politikayı şu sözlerle açıklıyordu;

“Uluslararası ticaret ilişkilerinin genişlemesi için en uygun yol özel sermaye ve girişimin bütün dünyada serbestçe yatırım yapmasıdır. Türkiye, özel girişime gösterdiği büyük ilgi dolayısıyla bu çeşit sorunların incelenmesi için fevkalede ilgiye değer bir memleket olmuştur. Bu nedenle ben ve arkadaşlarım, özel yabancı yatırımların Türkiye gibi bir memlekete niçin daha özgür biçimde akmadığını araştırmak için görevlendirildik..”

Randall, DP iktidarınca çıkarılan “yabancı sermaye kanunu”nu yetersiz bularak, 1954’te “yabancı sermayeyi teşvik kanunu”nu kabul ettirmişti. Bu yasa ile yabancı sermayenin kar transferini sınırlayan engellerde ortadan kaldırılmakta, yabancı sermayeye yatırım ve kar transferi konularında tam bir özgürlük verilmektedir. Bu konuda birkaç örnek de verelim;

1952-63 döneminde, Türkiye’ye gelen yabancı sermaye, 39 milyonu “nakit”, 200 milyonu “ayni” olmak üzere tam 239 milyon liradır. Aynı tarihlerde yabancı sermayenin kar transferi ise, 124 milyon lirayı bulmuştur. Bu tablonun özeti şudur;

Döviz olarak 39 milyon lira gelmekte, 124 milyon geri gitmektedir. Bir yabancı şirket 30 milyon sermaye ile kurulmuştur. Bir şirketin on yıl içindeki karı 141 milyon liradır. Bir başka ilaç şirketi 2,8 milyon lira ile gelmekte on yıl içinde 26 milyon lira kar sağlamaktadır.

Yabancı sermaye ilişkileri “yabancı sermayeyi teşvik yasası” yanında petrol yasası gereğincede yapılmaktadır. Ayrıca türkiye sınai kalkınma bankasına yapılan yatırımlar, Ereğli demir çelik fabrikasına yapılan dış sermaye yardımları da yabancı sermaye yardımlarının en önemli konularıdır.

Yabancı sermayenin şirketlerdeki oranı %57’dir. Şirketlerde yabancı sermaye egemenliği kuruluştur. Görülen budur.

Türkiye’ye gelen yabancı sermaye içinde, petrol yatırımları en yüksek orandadır. Bundan sonra Ereğli demir çelik için gelen sermaye gelmektedir.

Amerikan hükümetince yapılan “ayni” yardımların karşılığı, türk parası üzerinden Merkez Bankasına yatırılmaktadır. Bu paraların kullanma biçimini de Amerikan Hükümeti saptamaktadır.

Türkiye’de bütün bu ilişkiler, “kökü” yabancı sermayeye ve “dışarıda” olan bir gayri milli sınıfsal kesimi oluşturmuştur. İşbirlikçi ve komprador dediğimiz işte bu yabancı sermayeden palazlanan ekonomik ve siyasal çevrelerdir. Bayar’ın milli cephesi bu işbirlikçiliğin ürünüdür.

Ülkemizde yabancı sermaye ayrıcalıklarına son verilmeden, yeraltı ve yer üstü kaynaklarımız devletleştirilmeden, ulusal ekonomiden söz etmeye olanak yoktur..

Yeni Ortam 16 Haziran 1974

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.