Gerçek Uygarlık

Uğur Mumcu’nun bir çok yazısını, fikirlerini ve görüşlerini buradan paylaşacağımızı söylemiştim. Bazı yazılarından seçmeler yapacağım, bazı yazılarının bir bölümünü, bazı yazılarının ise bir cümlesini alıp buradan paylaşacağım. Mumcu’nun dünya görüşü ve felsefesi gerçekten çok iyi diyebilirim. Birçok yazısı var, geçmişten günümüze doğru bunları ara ara paylaşacağım. Malum, bu yazıların yazılması zor arkadaşlar. Bu sebeple bazen yazmam, bazende üç dört yazı yazarım. Eskiden yeniye okumaya çalışın yazıları. Ve başlıyoruz, ilk yazısı şahane gerçekten dokunmadan aktarıyorum. Yazının girişini bazı yerlerde sık sık kullanmıştır, aslı buradadır ve yazı efsanedir bana göre;

Ankara Hukuk Fakültesinde her yıl “Ceride-i Kantar” adında bir güldürü dergisi çıkar. Orada okudum. Öğrenciler Türk vatandaşını şöyle tanımlıyor;

“Türk vatandaşı, İsviçre hukukuna göre evlenen, İtalyan ceza kanunu ile cezalandırılan, Alman ceza usulüne göre yargılanan ve İslam hukukuna göre gömülen kişidir”

Bu tanımın temelinde, Türk hukuk sisteminin olduğu kadar, toplumların uygarlık sorunları da yatmaktadır. Bir yandan orta çağ ümmetçiliğinin, öte yandan batı burjuvazisi özentisinin ortasında, toplumlarına çıkar yolu arayanlar bu sorunları iyice tartışmak zorundadırlar. Artık, toplumların basmakalıp sistemlerden kurtulup kendi özlerini bulmalarının gerektiği bir çağda yaşıyoruz. Bu çağ, ezilen ulusların kutsal isyanları ile bilinçlenen milliyetçiliğin gerçek milli niteliğini bulma çağıdır. Uygarlığın, savaşın, barışın, insancıllığın anlamı bu akımla belirlenmektedir. Bu nedenle bu koşulları yakından izlemek ve tanımak gerekir.

Her uygarlık, öne ekonomik ve siyasal olayların oluşumudur. Uygarlık tarihinde, belli dönem ve koşulları yaşamamış toplumlar, uygarlık özentilerini çok pahalıya öderler. Avrupa, bugünkü aşamasına ve düzenine feodaliteden, burjuva devrimlerinden, sosyal ihtilallerden geçerek ulaştı. Asyayı, Afrikayı sömürerek, geri ülkelerin servetlerine el koyarak gelişti. Asyanın sarı, Afrikanın kara derili insanları, hep bugünkü batı uygarlığı için çalıştılar. Belleri kılıçlı ispanyol denizcilerinden, başları hasır şapkalı kolonicilere kadar tüm sömürücüler için doğunun yoksul halkının alın teri ve kanı; Avrupa bankalarında banknot oldu, büyük kentlerde gökdelen, hastane, okul, konser salonu…

Bu bir bakıma “homo homini lopus” tu. İnsanın insana kurt olduğu o düzensiz devrin en ilkel kuralı, bugün gelişmiş uluslar denen eski uygarlık eşkiyalarının, emek hırsızlarının tek sömürge yöntemi oldu, batı ilerledikçe doğu geriledi. Batı, doğuya önce kılıçları kalkanları mızraklarıyla, sonra kültürüyle gelerek önce doğunun servetlerini sonrada kültürünü yozlaştırdı.

Nerede bir batı uygarlığı yapıtı varsa, orada doğu insanının emeği, hakkı, alın teri vardır. Füzelerinden konser salonlarına, viskilerinden dokuma tezgahlarına kadar…

İşte bu batı, bu uygarlık, kendi hukuk sistemini ve kültürünü egemen hukuk ve kültür olarak doğu halklarının üzerine bir çelik çember gibi geçirdi. Çünkü doğu, toplumunun altyapısını değiştirememiş, kendi içerisinde ayrı canlı bir sınıf, sömüren ülke ile işbirliği yapmış, üstyapı-altyapı ilişkisini, kendi yöresel ve hukuksal ve ulusal yapısının içerisinde sağlam çizgiler ile kuramamıştır. O hep sömürülen, emeği çalınan, kültürü önemsenmeyen geri toplum olmaya zorlanmıştı…

Eninde sonunda kültür emperyalizmine dönüşmek, emperyalizmin kuralıdır. Doğunun kültür hayatı, Asya istepleri gibi çorak kaldı. Ne ekonomik teorisi, ne de hukuk sistemi yaşadı. Onun içindir ki, doğu kültürü denince, çember sakallı molla, cami minberi akla geldi. Batı, viskisiyle, dansıyla, smokiniyle, doğu ise tesbih, gülsuyu ve şalvarıyla anıldı. Birinin geriliği barbarlık, diğerinin yaşamı ilericilik sanıldı.

Bu muydu uyarlık? Eğer bu ise, demek yeryüzü bu çağın olgunluğuna adımını bile atmamış…

Hemcinslerini öldürmek için akıl almaz silahlar icat edenler, uygarlıklarını bu silahları kullanmak için gösterdikleri hünerle mi ispatlayacaklar?

Yoksul halkın yaşama savaşına gözlerini kapayıp, cami minberinden cennet öyküleri sayıklayanlar mı uygarlık temsilcisi olacaklar?

Hayır! Ne biri, ne de öteki…

Tarih, eğer sadece olayların kronolojik dedikodusu değilse, Türk toplumunun geri kalışının da birtakım toplumsal nedenleri vardır. Gerçek devrimci, bu nedenlerin bilincini halkına anlatan, bu gerçeklerin savaşını yapan kişidir. Gerçek demokrasi ve gerçek “izm” burada aranmalıdır.

Batı, bugünkü düzeyine gelirken biz ne yaptık? Avrupa sanayi devrimini yaparken biz valide sultanların emrinde, deli padişahların yönetiminde yüzyıllar süren derin uykulara dalıyorduk. Batıda sosyal ihtilaller oluyor, sosyal sınıflar ekonomik ilişkilerin denetimini ele alıyor; bu savaş, sanatçısını, düşünürünü, devlet adamını veriyordu.

Batıda felsefi akımlar, toplumsal öğretiler yazılırken biz, bir ulusu imparatorluktan alıp uygarlık dilencisi yapan padişahlara, methiyeler yazan bol bahşişli mürai şairler yetiştiriyorduk.

Batıda işçiler sosyal haklarını elde etmek için kan dökerken, biz ilmiye sınıfını peşine takan yeniçerilerle her yeniliğe baş kaldırıyor, kelle istiyorduk.

Tanzimatları, meşrutiyetleri de böyle yaşadık. Arada Alman hayranı olup ordularımızın başına Alman subaylar getirdik. Ve cuma selamlarında İstanbul halkı “padişahım çok yaşa” diye bağırırken, ingiliz emperyalizminin pençesine teslim olduk. Kimse bu işlerin nedenini anlamadı. Ne aydın kafalı hukukçu, ne çağın ekonomik ilişkilerini anlamış iktisatçı yetiştirdik. Yarin dudağından söz açan, fildişi kuleli, duygulu şairler verdik sadece topluma. Cumhuriyet edebiyatının en büyük sayılan sanatçısı bile, Endülüs’teki raksın gürültüsünden başını kaldırıp Türk halkı için tek bir satır bile bırakmadan çekip gitti.

Edebiyatı özenti, meşrutiyeti özenti bir toplum olarak her rüzgara göre sallanıp durduk. Hiç bir devrimin, sosyal hakkın bilincine varamadık. Arap hayranı, Alman hayranı, Fransız hayranı olduk. Ne ulusal niteliklerimizi, nede ulusal yönümüzü anlayabildik. Doğu uygarlığı deyince yabancı taklitçiliğini anladık. Batıya açılmış penceremizle doğuya açılmış kapı arasında kararsız kaldık. İmparatorluk, Düyun-u Umumiye senetleri ile ipotekli imiş anlamadık. Yabancı kumpanyalar devleti ele geçirmişti bilmiyorduk. Varsa yoksa ittihatçılık, itilafçılık… Bugünlere kadar dayanan bir siyasi kan davası. Böyle yıkıldı bir imparatorluk.

Anadolunun ezilmiş insanlarının başına, bugün bir çok sol özentinin “Burjuva Paşası” dediği Mustafa Kemal geçti. Halkı örgütledi. İngiliz emperyalizmine ve onun ayrıcalıklarını türk halkına karşı savunan İstanbul hükümetine karşı isyan etti. Onları yurdun topraklarından bir bir söküp attı. Ona bolşevik diyorlardı. Bolşevik miydi? Ona gavur diyorlardı. Gavur muydu? Hayır. O ezilen bir ulusun ezenlere karşı isyan etmiş bilinciydi. Halkına çağının olanaklarını kazandırmak istiyordu. Bunun için halkçıydı, bunun için devrimciydi, bunun için milliyetçiydi. Mustafa Kemalin yerine en uç solcu lideri getirselerdi, onun içinde bulunduğu koşullar karşısında ondan üstün ve aynı ne yapabilirdi?

Doğu ezilmişti. Evrensel hukuku, uygar kuralları yoktu. Sömürücü batı tarafından geri bırakılmıştı. Mustafa Kemal batı hukukuna yöneldi. Ama bunu batı kopyacılığı olarak değil, uygarlığın ortak evrensel kurallarıdır diye benimsedi.

Avrupa burjuvasının geçirdiği aşamaların dışında, sanayi devriminden en uzakta ve bu devrimin olumsuz etkisi ile sanayii çökmüş bir toplumun yapısını başka bir yolla değiştirmenin olanağı yoktu. Devrimleriyle toplumun üretim ilişkilerini, ekonomik kurallarını yıkıp yeni bir düzenin temellerini atacaktı; toplumun altyapısını değiştirecekti. Ama devrimler durdu. Ve biz batı egemen kültürünün hukuksal kurallarına demokrasi dedik. Kemalizmin yerine gardırop Atatürkçülüğünü koyduk.

Şimdi uygarlık, vahşi temelleri ile batının, mistik inançlı doğunun tekelinde değildir. Çağdaş, insancıl, barışçı uygarlık, ancak ezilen ulusların kutsal isyanlarında saklıdır. Ezilen uluslar, haklarını ezen ulusların ellerinden almadıkça barış yeryüzünde kurulamayacak; bunlar bir gün birer birer ayağa kalkıp, Rusyası ile, Amerikası ile dünya devlerini emperyalizmin tahtından indirip kendi uygarlıklarını, kendi ulusal kültürlerini yaratacaklardır.

Bu uygarlığın öncülüğünü kırk yıl önce Mustafa Kemal Türkiye’si yaptı. Bunun öncülüğünü yapmak yine türk halkının hakkıdır. Uygarlık sahibini bekliyor…

Kim, 1 Eylül 1967

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.