Kategori arşivi: Gündemden

Yoksa Yenilenebilir Enerji Kaynağı Mı?

İki sene evvel ilk yazılarımdan bir tanesinin konusu enerji ile ilgiliydi ve iki kısımdan oluşuyordu okuyanlar hatırlayacaktır. Yine o sayfada yorumlarımda Arda arkadaşım nükleer santralin atık problemine değinmiş ve bunun hala tam anlamı ile düzeltilemediğini anlatmıştı.

Şimdi yeni Türkiye için madem öyle bu enerji konusunu da tekrar denk gelince araştırmak istedim. Enerji biliyorsunuz her şeyi ifade ediyor aslında. Daha doğrusu her şeyin temeli dediğimiz maddenin oluşumunu enerji sağlıyor. Enerji Bakanımızın Soma madenlerini ziyaret ettikten sonra çok beğenip sahibine plaket verdiği sırada İsviçre’de o çok ünlü Cern Laboratuvarında yani Avrupa Nükleer Araştırma Merkezinde tanrı parçacığı adında bir şey bulundu. Bu enerjinin maddeye dönüştüğünü ispatlayan şey olarak literatürlere girdi. Yani kısaca maddelerin bir enerjiden meydana geldikleri ispatlandı.

Hede Hödö Makinası

Bu kısa bilgiden sonra bizi ilgilendiren bizim bildiğimiz asıl enerji olayına girelim bakalım. Nereden çıktı falan demeyin ülkemizin enerjiye harcadığı para son 5 yıl içerisinde 250 milyar dolar civarında! Şaka değil cidden bu denli bir ihtiyaç içerisindeyiz ve bu ihtiyaç yıldan yıla hızla o kadar fazla artmakta ki nasıl çevireceğini bizim Enerji Bakanı kara kara düşünüyordur belki. Gerçi ne düşünecek maden göçüğü fıtrattan, elektrik kesintisi kediden denir geçiştirilir belkide. Nasılsa soran yok anasını satayım. Birisi demediği için “yahu bu enerji parası ödemeleri nedir arkadaşım?” diye. Neyse işte bu ihtiyaçtan dolayı neler yapılabileceği ile ilgili eski zamanda araştırma yapmıştık. Ben bundan yaklaşık 15 yıl evvel genç bir üniversite öğrencisi iken araştırmalarımda (bazı arkadaşlarım ile beraber) nükleer enerjinin bizim ülkemiz için yakın gelecekte tek çıkar yol olduğunu düşünmüştüm. Açıkçası yakın bir zamana kadar da böyle düşünüyordum. Diğer temiz enerji kaynakları iyiydi hoştu da yatırım maliyetleri ve verimlikleri hem bizim ülke yatırımımız için oldukça pahalı hem de yatırım/üretim oranında da bizim beklediğimiz ihtiyacı karşılamıyordu. İşte enerji yazımı bu sebeple yazmıştım. Nükleer santral 2000 yılında yapılması gereken bir şeydi. Zamanında yapalım diyene “solcular ülkeyi mahvedecek” denmişti sanırım sıra şimdi diğer tarafta olunca “sağcılar mahvedecek” nidalarıyla karşılandı bu durum.

Konuşuldu tartışıldı falan ama burada meseleyi adam gibi masaya yatırıp çözüm söyleyen olmadı. Sonu gelmez geyikler ve aşağılık duyguları, siyaset, çıkarcılık vs. varken tabi olmaz. 2000 yılında sorun ülkenin yakın gelecekte büyük miktarlarda enerjiye ihtiyacı olduğudur. Bu ihtiyacı karşılamak için dışarıdan enerji alınmak zorunda kalacaktık. Bu sebeple yatırım yapılmalıydı. Hem ucuz hemde yüksek enerji üreten bir şey olmalıydı. Bir çok sıkıntıya nazaran nükleer santral en uygun çözüm dedik, olmadı. Sonra yıllar geçti ve ülkenin enerji ihtiyacı arttı, artı..

AKP hükümeti baktı baktı mal gibi baktı afedersiniz. Enerji olayından dolayı yeterli üretim yatırımı yapılmayınca bizde bu enerjiyi dışarıdan karşılamaya çalıştık haliyle. Elektriğimizin yarısından fazlasını doğal gaz ile ürettiğimiz gerçeği ortada duruyor. Peki hükümet ne yaptı? Yalan yok onlarda kısa vadede nükleer santrale yöneldi. Analizler incelemeler yaptılar falan. Ne oldu ya nükleer santral işi diyeniniz var ise iki nükleerin yakın zamanda yapılacağını söyleyelim. Beğenin beğenmeyin bu santraller lazım dayı. Ha bunu diğer her projelerinde olduğu gibi “ister yaparız ister yapmayız” şeklinde anlattıkları ve çatıştıkları için hükümete kızdım açıkçası.

Yalnız merak ettiğim bir şey var bu konu ile ilgili. Yapılacak olan bu iki santralin elektrik oranları falan belli yani. Madem nükleer işine giriyoruz ve yakın zamanda başlanacak çalışmalara neden doğanın ebesinden ağacı ormanı katleden HES projelerini yapıyoruz? İşte bunu anlayamıyoruz gerçi anlıyoruz muhtemelen rant var o projelerde başka bir şey olduğunu sanmıyorum. Peki neden sanmıyorum? Kötü niyetli miyim lan yoksa ben. Hayır öyle olsam nükleerin gerekli olduğunu söylemezdim. Bu başka bir şey çünkü rant var. İşte ağacı keserek HES yapımının gereksizliğine dair ilk örnek zaten yapılacak olan nükleer santrallerdi. İkincisi ise bizim 2000′li yıllarda araştırdığımız ve çok hoşlandığımız güneş ve rüzgar enerjilerinin artık verimlerinin artması ve yatırım maaliyetlerinin iyice düşmesidir. Nereden anlıyoruz? Şuradan anlıyoruz; Almanya (ki gidenler bilir) oldukça güneşsiz ve bu yatırım için uygun olmayan bir ülke konumunda olduğu halde bu enerji işine son  yılda inanılmaz yatırım yapmış.

Avrupa Güneş Haritası

Nükleer enerji istemeyip bunu protesto eden kişilere başbakanımızın “madem istemiyorsun enerjiyi kullanmazsın, ister kullanırsın ister kullanmazsın yahu bunu seçmekte özgürsün” dediği peşinden de bir yazarın “istediğin gibi protesto ediyorsun ve kullanıp kullanmamak senin elinde hala özgürlük istiyorlar” diye yazdığı yıllarda yani bundan yaklaşık 2 yıl evvel Almanya bu işe ciddi anlamda soyunmuş beyler. Hemde öyle böyle soyunmamış. Bu tip enerji için destek paylarını her MW için 2010′lu yıllarda 600 dolara kadar çıkartmışlar. Şimdi bu pay yatırımlar fazlalaştığı için 160 dolarlara kadar düşmüş (bizde 133 dolardır). Şu an Almanya’nın kurulu yatırımı 37000 MW civarında. Bizde ise 20 MW (yirmi)…gülmeyin lan :)

Yatırım maliyetleri ise zamanla düşmüş çünkü Çin bu piyasayı görmüş ve yüklenmiş durumda. 1 kWp için yatırım maliyetleri 2010 yılında 5000 EU civarlarından şu anda 2015 yılı başı itibari ile 1000 EU civarına kadar düşmüş ve hızla aşağıya iniyor.

Ülkesel bazda güneş radyasyonu oranlarına bakarsanız Almanya’nın aslında hiç güneş görmediğini anlarsınız. Yani adamlar güneş göremeyen ülkelerine gitmiş güneş enerjisi veya rüzgar enerjisi santrallerini kurmuş. Biz aynı tesisi ülkemizde kursak 3 katı enerji elde edebileceğimiz halde yatırım yapmıyoruz. Gidiyoruz nükleer enerjiye veya HES tipi şerefsiz enerjiye yöneliyoruz? Neden Almanlar güneş radyasyonu olmayan yani güneş ışığı gelmeyen ülkelerini güneş panelleriyle döşemiş iken (şu an ülkelerinin %35 civarını bu enerji ile karşılıyorlar) biz diğer enerjilere yöneldik? Verimsiz enerji kaynağı desen artık değil. Çünkü Almanya’nın yaptığı bu yatırımları biz ülkemize yaparsak onların ürettiği enerjinin tam üç katını elde ediyoruz yani enerji ihtiyacımızın (sıkı durun) %55′ini karşılıyoruz!

Çoğu Alman Bilim Adamı Türkiye’nin Yapacağı Büyük Hava Alanının Alman Ekonomisine Açacağı Yarayı Tartışıyorken Görünüyorlar (Arada da enerjinin maddeye dönüştüğünü bulmuşlar ama o çok şey değil)

“Olm havalar kapalı olunca ne yapacağız mum mu yakacağız?” diyenleriniz olacaktır. İşte arkadaşlar başbakanımızın çok sinirlenip “one mininuts” dediği yıllarda Avi Brenmiller isimli bir yahudi Almanların bu atağını göğsünde yumuşatarak araştırmalarda bulunmuş ve bir şirketi kurup yönetimine geçerek bu konu ile alakalı çalışmalar yapmış. Adam “bizim sistem ile öyle kapalı hava yağmurlu hava yok dayı o eskidendi artık kuruyorsun açıyorsun sıcak suyu” diyerek gelinen noktayı övmüştür.

Fazla dallandırmayalım arkadaşlar. Almanlar güneş olmayan şehirlerini panellerle döşeyip enerji ihtiyaçlarının yaklaşık 1/3 civarını bundan karşılıyorlar ve biz onlarla aynı yatırımda kendi enerji ihtiyaçlarımızın 2/3 civarını karşılayabiliyor isek neyi bekliyoruz? Yatırım maliyetleri sıkıntısı Çin’inde devreye girmesiyle atlatılabilir ve Almanya’nın yatırımlarından çok daha ucuza bu enerjiyi ülkemize sağlayabiliriz.

Peki ben oturduğum yerden bunları araştırıp bulduysam bu Enerji Bakanlığı ve çalışanları ne yapıyor dayı? Nasıl projeler üretiyorlar? Yatırım planlamalarında dünya ülkelerinde Almanya buna yönelmiş iken son 10 yılda bizim armut kafalılar bunu neden hiç değerlendirmeye almazlar da iki nükleerin yanına HES adı altında ağaç katliamını eklerler? Sebep belli ki dediğimiz gibi ortada kazılması, kesilmesi ve döşenmesi gereken borularıyla büyük bir rant var sanırım.

Başka bir enerji programıyla tekrar görüşürüz inşallah..

Memleketimden İnsan Manzaraları

Ara verdiğimiz yazılara konu çok olsa da yazamaya hevesim olmayınca yürümüyor burası söylemiştim. Birde anlat anlat aynı arkadaşım :)

Yakın zaman içinde CNN Türk kanalı Emin ÇAPA sunumunda Dünyanın Binbir Hali isimli bir programa başladı. Zamanınız olduğunda en baştan izleyebileceğiniz bölümleri ciddi anlamada kaliteli. Tabii CNN nasıl böyle bir olaya el atmıştır ve program ne kadar devam eder bilemiyorum ama yani gittiği yere kadar izlenmesi lazım. Emin bey artık İzmit’li olduğundan sanırım adabazarın hafif esintilerine ve cesaretine sahip olarak yapıyor programlarını. Kendisine buradan hem teşekkür ediyorum hemde çalışmalarına devam etmesini diliyorum.

Programın konusu çok önemli tabii. Türkiye gündeminde konuşulan maddelerin yerine dünya gündeminden veya kendi yaptığı bilimsel bir araştırmadan yararlanarak bir içerik oluşturulmakta. Oluşturulan bu içerik genellikle istatistik veriler ile desteklenerek grafiksel veya yüzde metotlarıyla sunumu yapılmakta. Programın diğer özelliği de diğer dünya ülkelerinde konuşulan önemli gündem maddelerini de bazen anlatması. Genelde bunlar bilimsel bir araştırma veya proje şeklinde. Yani özetlersek eğer bilim teknik falan okuyorsanız eskiden ilk sayfalarında böyle küçük küçük yapılan araştırmalardan bahsedilirdi. Kah arkeoloji kah tıp veya kuantum olsun.. İşte böyle bir tat var yani.

Ayrı olarak programlarında Türkiye’nin diğer ülkeler ile değişik kıyaslamaları ve eleştirileri de yapılmakta ki zaten hükümet için sıkıntı yaratacak tarafı belkide budur. Gerçi eğitim ve ülkemizdeki düzeyinin kıyaslanması ile ilki programını arkadaşlarımız ile izlerken anlattığının pek anlaşılamadığını da söylemek zorundayım. Hani anlattığınız karşınızdakinin anladığı kadardıra geldi olay. Emin bey ülkemizin “imam hatipler mi yoksa genel liseler mi olmalı?” geyiğinin dışına sıyrılıp aslında eğitimde sorunun temelde başörtüsünde değil komple bir kalite bozukluğunda olduğunu anlatmak istemiş ama yani anlayana hacı…

Sonda yazmayayım bari eleştirilecek yönü bu belkide programın. Birde başta ülkemizin gündem maddeleri işleniyor gere yok hiç işlemeye zaten saçma sapan şeyler. Yani hani bir yazı yazmıştım ya ben Uğur MUMCU ile ilgili geçmişte onlarıda okuyun arada özenle buldum derledim neyse.. Uğur bey bir gün tiyatroya gitmiş seyretmeye. İşte emekçi çalışanların sömürüsü ile ilgili bir oyunmuş. Oyun bitmiş şak şak alkışlar falan. Alkışlayanlara ve oynayanlara bakınca bir şey fark etmiş MUMCU. Oyunun amacı nedir? Sermaye ile emeğin sömürüsünün altımı. Peki kime anlatımı arkadaş demiş? Oynayanlar tiyatrocu oyuncu insanlar. Zaten entellektüel kişiler. Peki seyredip alkışlayanlar kim? Gazeteci, doktor, mühendis, avukat… Peki kime neyin gösterisi yapılmakta demiş! Daha doğrusu anlatılanların ulaşması gereken insanların belli bir eğitimde olması lazım. Adam kitap okumuyor ise, gazetede yazıları takip etmiyor ise veya tiyatroya gitmiyor ise bu köle düzeni nasıl anlatılabilir bu insanlara?

Tabi biraz geniş perspektiften bakmış olaya ama bu programlarda da böyle sanki. Hükümetin açıkladığı “Türkiye 2023 yılında dünyanın en büyük 10 ekonomisinden bir tanesi olacak!” lafının nasıl büyük bir balon olduğunu istatistiki veriler ile açıklamış mesela Emin bey. Açıklamışta kime açıklamış? İzleyenler anlamışlar mı ben pek emin değilim. Hele ki aralarda böyle “Hong Kong meydanlarında göstericiler daha çok demokrasi için gösteri yapınca polis sert müdahele etti. Sonra buna tepkiler olunca sert müdahele edenler görevden atılmış yaa..” falan deyince birileri “demek böyleymiş” deyip aydınlanır mı? ampul gibi… ne diyelim inşallah maşallah. Kendimiz çalıp kendimiz oynuyoruz sanki. Gelişmiş ülkelerde (ekonomik gelişmiş olanlarda değil) iş kazalarında maden kazasında 18 kişi öldükten sonra ÇSGB çıkıp “maden kapatacağız deyince 50 kişi devreye giriyor” derse yer yerinden oynar. Bizde bunu anlama kapasitesi ne yazık ki yok Emin bey. Yani demek istediğim grafikler falan çok güzel ama anlamazlar belki daha sade ne bileyim işte.

Konumuz çok dağıldı. Yine bu programdan esinlenerek nasıl kızdım bizim millete yine. Hani “kağıt üzerinde” ve “yalancı” bir hayat yaşıyoruz ülkemizde. Eskisi gibi de değil. Yurt dışlarında tanıdıklarımız var, internet var falan yemiyor kimse en azından üniversite okuyan ve araştıran kesim yanlış olmasın. Üniversite okuyup mal gibi her söylenene kafa sallayanlar değil. Nasıl yalancıyız? Daha önce dinsel olarak yazmıştım bir ara. Hani lafa geldiğinde bizim dinimiz ise konu vay efendim vaydır. “En hoşgörülü din bizim dinimizdir” veya “efendim en temiz din bizim dindir” hani duymuşsunuzdur ya her yerde işte kültürümüz içinde aynı şeyler söylenir “biz çok misafirperveriz” falan “hoşgörü, saygı, sevgi” üçgenleri oluşur. Yakın arkadaşınız gelir “olm bu yabancılarda aile diye bir şey yok. 18 yaşına gelince evden gidiyorlar. Hem ne yaptıkları belli değil sevişiyorlarmış, içki sigara uyuşturucu allahtan bu ülkedeyiz ha” falan anlatır böyle. Mesela almanlar pistir. Kalabalıkta “port” diye osururlar ve evet tuvaletlerinde taharet musluğu yoktur!!! Yani bunlar temizliği de bilmezler.

Tabi bunların büyük çoğunluğu yalan olmak ile birlikte ya kültürel veya dinsel farklılıktır yada bizim aşağılık kompleksimizden kaynaklanmaktadır. Mesela misafirperverliğimiz bizim aşağılık kompleksimizden ileri gelir. Yabancı gelince böyle domalmaya hazır beklememiz incelenecek bir hadisedir. Öyle misafirperverlik falan yoktur ya. Anadolu köylerinden bazılarında vardır onlarda yok oldu gitti. Dinimiz belki tasavvufi olarak yorumlanır ise hoşgörülüdür denilebilir. Ama gerçek anlamda tam anlamıyla merkezi mezhepçi ve hoşgörüden yoksun olarak yaşanmaktadır. Farklı mezhepten ve kültürden olanlar kalabalık olmadıkları yerlerde saklanmaktadır. Aile ortamı ise yabancı kültürünün farklılığından kaynaklanmaktadır. İçki, uyuşturucu ve küçük yaşlarda cinsel hayat övünülecek şeyler elbette değildir ama adamlar zaten bunlar ile mücadele etmektedirler. Sen başkasının zaten mücadele ettiği şeylere laf sokacağına kendi ülkende yapılan çocuk evliliklerini, kadın cinayetlerini engellemeye çalış. Adam hala “çok eşli evlilik neden olmasın?” diye düşünüyor ve kadına tv sehpası muamelesi yapıyor kendi ülkesinde ondan sonra “yok aile yapısı bozuk”. Ulan yalancı pezevenk asıl sende bozuk! Gt kadar ev için kardeş kardeşe küsüyor, arsa paylaşımında oğlu babasını bıçaklıyor, ensest ilişkide dünya liderleri arasındayız ondan sonra “aile yapısı bizde sağlam” heaa sağlam. Din bezirganlarının yaptıklarını görüyoruz işte etrafta ki fırsatını bulsa millet onlarda yapacak belli.

Peki temizlik ona demeli? Allah’tan müslüman gibi yaşayanlar abdest falan alıyorlar da arada temizlik oradan yürüyor biraz. Ne giyim ne koku bir şey yok. Çevreye yediği şeyin poşetini atıyorlar, yere tükürüyorlar, parka işiyorlar… Geçen sahile gittim taşlarda oturayım gölü seyredeyim diye pislikten midem bulandı. Arkadaşım doğum gününü kutlamış pastayla, yanında kola içilmiş plastik kaşıklar tabaklar. Yandan çekirdek kabukları ve öyle atılmış poşetlerle beraber gitmişler. Şimdi ben senin doğduğun günü …… Sonra adamların temizliği bizden aldığı yalandır. Daha doğrusu tarihseldir. Medeni bir ülke isen bilim adamın ilim adamın var ise zaten bir şekilde uyarılırsın temizlikte. Geçmiş orta çağ zamanını diyorsan evet bizden temizlik namına bir şeyler öğrenilmiştir ama bu sadece kültürel alışveriştir! O zaman medeniyetin merkezi Yunanlılardan mı öğrendik her şeyi biz? Sçtığınız ve “taharet musluğu yok olm” dediğiniz o tuvaleti kim bulmuş? Neyse ya boş verin şimdi konuşsam yol olur.

İşte bu konu ile ilgili bir programı vardı Emin beyin. Yaşanılabilir ülke ile ilgili. İşte istatistiksel araştırma neticesinde ülkeleri ve şehirleri değişik kriterlere göre sıralıyor. Çevre, Konut, Yönetime Katılma vs. değişik şartlarda sıralamış. Sıralamayı programı izlerseniz görürsünüz zaten OECD araştırmasından almış. Yani büyük ekonomiye sahip ülkeler bazında yapılıyor falan.

İşte arada da insanlara soruyor nerede yaşamak istersiniz? Yani sizi bıraksak nerede yaşarsınız. Daha doğrusu Emin bey soramamış doğru soruları da peşinden. Soruyorlar “seçme şansınız olsa nerede yaşarsınız?”. Soru basit yani. Değişik yörelerden elemanlar cevaplıyor genelde hepsi aynı “Kanada’da yaşarım sağlık yönünden güzel ve özgür bir ülke” diğeri “İsveç’te yaşarım çünkü yolsuzluk yok” beriki “ben avustralyada yaşarım veya Fransa’da üniversite bedava ve seçilebiliyor” diyor.

Şimdi sorsak vatanımız nasıl falan memnuniyetiniz nedir diye. Hani mutluluk istatistikleri falanda var. Arkadaş herkes mutsuz ülkede. Topluyoruz çıkarıyoruz bunları. Sorunca “en güzel kültür bizde, Allah’tan müslümanız ve iyi ki Türküz” ama bunları sormadan “nerede yaşarsınız izin verilirse” diye soruncada o gavur, o aile içinde düzeni olmayan uyuşturucu bağımlısı, içkici seks düşkünü, pis ve aşağılık toplumun göbeğine gitmekten de hiç çekinmiyoruz ama. Bunun iki açıklaması olabilir; İlki bahsettiğim aşağılık kompleksimizden dolayı çok iyi bir yer zannediyoruz buraları (haklılık payı da var hani). İkincisi ve bence ağır basan bildiğin göz göre göre yalan söylüyoruz kendimize ve çevremize.

Ya mesele parti mesele değil burada. Cidden sanırım psikolojik bir durum. Olmayan şeylere karşı geliştirdiğimiz bir savunma mekanizması sanki. “olm adamlarda taharet musluğu yokmuş yaa” deyip 0n gün banyo yapmayan adamları görünce inandım buna. Söylenilenin tam tersi bizden var hemde hepsi. Artı rüşvet, saygısızlık, düşüncesizlik, anti demokratik yapı falan. Yine komik olan ise soruya verilen cevapların hemen hemen hepsi “daha özgür ve demokratik bir ülke olduğu için” gitmek istiyor oralara. Ulan hükümet belli aldığı oy belli işte. Sarayına çıkar yakında demiştim başkanımız bildiğin çıktı ya lan ona şaşırdım ben. Ülkede yaşıyorsak artık şaşırmamak lazım sanırım.

İsrail’e Tepki

Son gündem maddemiz İsrail’e tepki biliyorsunuz. Yaşanan geçmişte ki bir çok olaydan mütevellit kendisini insan olarak gören herkesin tepki göstereceği bir şey bu yaşananlar. Daha önceki yazılarımda da ara ara belirtmiştim bu konu üstünde aslında. Az buçuk dindar olan adam, az buçuk sosyalist olan adam yada ne bileyim az buçuk toplum aile terbiyesi alan adam yaşananlara zaten sessiz kalmaz, kalmamalı da zaten. Burada “İsrail akıllı olacaksın” şeklinde bir yazı yazılmasını beklemeyin. Onun haklılığı, bunun suçluluğunu biz ne anlatırsak anlatalım içinizde belirmiş zaten. Sadece verilen tepkilerin nasıl şekillendirildiğini anlatmak istiyorum buradan. Daha doğrusu “tepkimizi ortaya koyalım” derken nasıl yönlendirildiğimizi ve nasıl aslında robotik tepkilere yöneltildiğimizi anlatmaya çalışacağım.

İsrail ile Filistin arasındaki bu savaş bildiğiniz gibi çok eskiye dayanır. Aslında pek çok kişinin geçmişi tam bilmediğini kabul eder isek hafiften anlatım gerekiyor galiba. Sonrasında bu tepki olayını irdeleriz sonlara doğru.

İlkin çook geçmişleri anlatmaya gerek yok. Bu topraklar üç büyük dinin kutsal toprakları. Hristiyanlar, yahudiler ve müslümanlar için de çok değerli topraklar. Hepsinin iddialarının temeli ilk önce dinsel yani. “Neden saldırıyorlar ya? Ne istiyorlar masum insanlardan anlayamıyorum?” diye bedava konuşmayın yani. Üçünün yan yana muhafazakar çevrede durması imkansızdır. Kudüs var yani bu topraklarda. Dinsel olarak anlat anlat bitmez. Ama olayı iyi anlayalım. Durun hemen “ama çocuklar öldürülüyor abi!” ye getirmeden evvel bunları bir bilelim paşam;

Şimdi geçmişte buralarda taaa anasının nikahı dönemlerinde savaşlar patlak vermiş müslümanlıktan evvel. Yahudiler, çok tanrılı dinlere sahip olanların ve sonradan hristiyanların baskılarını ve zulümlerini görmüşler. Kutsal kabul ettikleri topraklardan çoğu kaçmak zorunda kalmış. Hep mülteci olmuşlar yüzyıllarca. Tarih boyunca yerleri yurtları olmamış. İtilmişler kakılmışlar bildiğiniz sktiredilmişler sağa sola adamlar. İşkence görmüş çoğu. Bu sebeple yer altında gizlice ibadetlerini yapmaya çalışmışlar dernekler, örgütler kurmuşlar amaçları için. Amaçları nedir? Kutsal topraklarda yaşamak ve ibadet edebilmek tekrardan. Tabii hepsi gitmemiş Kudüsten çoğu zaman. Baskılara rağmen yaşamaya devam etmişler. Sonuçta en fazla ölüyorsun dinin için ve evet çok muhafazakar olan yahudiler de var.

Efendim sonra hıristiyanlar için kutsal topraklar dedik. Bunlarda oralarının kontrolünü ele geçirmeye çalışmışlar. Malum kutsal topraklar onlar için de. Uzun süre temel hıristiyan krallıklarından uzak olsalar da buraları ellerinde tutmuşlar. Taa ki müslümanlığın çıkışına kadar. 1000 yıllarının sonlarına kadar pagan ve hıristiyanlar genelde yahudileri aralarına almayarak sürdürdükleri kontrolü buralarda kaybetmeye başlamışlar. Hem de inanılmaz bir hızda…

Müslümanlığın genel de köle ve fakir insanlara hitabı, kadına da değer verilmesi gerektiği, dinin yaşama özgürlüğü ve ihsanı sayesinde çok kısa sürede din katılımlarıyla müslüman sayısı artmış. Orta doğu ve arap yarımadasını kontrol etmeye ve hıristiyanların koturolünde ki yerleri ele geçirmeye tehdit oluşturmaya başlamışlar. Ve elbette Kudüs savaşları, ele geçirmeler elden düşmeler falan filan…

O yıllarda Kudüste yaşayan müslüman, hıristiyan ve yahudilerin hayatlarının tehlike boyutunu kafanızda canlandırabilirsiniz. Her işgalde katledilme riski ve hayatınızın gelen komutanın iki ağzında olması. Neyse, hıristiyan krallıkları çok zayıflayınca batıdan gelen haçlı ordularını görüyoruz tarihte. Gerçek anlamda dini olarak yapılan batının büyük krallarının, dindar askerlerinin yaptığı seferler. Din adına Kudüs’ün alınması ve kutsal toprakların kafir müslümanlardan temizlenmesi için yapılan savaşlar.

Efendim habire savaştır orta doğu ve Kudüs tarihi işte. Özellikle hıristiyanlığın müslümanlık karşısında zayıflaması, müslümanlığın 1000′li yılların başında türkler ile anlaşmazlıklarını bitirmesi ve uzun süren arap-türk savaşlarının sonucunda artık türklerin çoğun boyunun müslümanlığı tercih etmesiyle ibre bu savaşlarda büyük oranda müslümanlığa kayıyor bu topraklarda. Anadolunun kaybedilmesiyle Selçuklulardan bunalan Hristiyan alemi asıl darbeyi Osmanlı zamanında yemeye başlıyor.

Türklükten gelen garip cesaretleri, kültürlerini müslümanlık ile birleştiren ve gelişimini bilim ve sanat adamlarıyla devam ettiren Osmanlı devleti hızla akınlarını batı tarafına yönlendirerek gelişiyor. Bunun tam tersi yönde dinde bağnazlığa, bilimden ve sanattan uzaklaşarak sahte hayallere kapılan, kafasında şeytanlar oluşturup hastalıkları halkın yaptıklarına bağlayan ve hızla yıpranan Hristiyan dünyası ne yapacağını uzun yıllar şaşırıyor. Geçtim kutsal toprakların elde tutulmasını, akın akın gelen türklere karşı oluşturulan “hadi bakalım kutsal ruh adına haçlıları topluyoruz ölene cennete arsa bedava” haçlı kampanyası bile işe yaramıyor. Hele ki tarihe utanç lekesi olarak geçen IV. Haçlı seferine gidenlerin Ortodoks Konstantine’ye saldırması ve orayı yağmalayarak “hacı bırakın Kudüs’ü falan burası iyimiş” diyerek yerleşke kurmasını hiç unutamayarak içten dağılıyorlar.

Neyse uzatmayalım fazlada. İyice palazlanan Türk devleti “yahu bu araplar ne ayak lan? Haçlı saldırıları geliyor bize arkadan saldırıyorlar” diyerek arap topraklarına saldırmasıyla buralar artık Osmanlı hakimiyetine giriyor. Ünlü hükümdar Kanuninin babası Sultan Selim İran zaferinden sonra dönemin zengin yerleri Mısır ve etrafının fethini gerçekleştiriyor. Araplar bu seferden dolayı türklere bileniyorlar. Seferde müslümanlıktan ve Osmanlı geleneğinden dolayı teslim olanların affedileceği söylenmesine rağmen Osmanlı ordusuna arap komutanlardan bazıları teslim olmuyor. Gerilla tarzı saldırılara sürekli devam ediyorlar ve arap evlerine sığınıyorlar.

Siz bakmayın arkadaşlar arap orgazmına bizim milletin. Araplar bu işgalle beraber halifeliği Türklerin ele geçirmesine feci bozulmuşlar, her fırsatta ayaklanmışlar, suikastlar düzenlemişler ve sürekli sorun çıkartmışlardır. Burada Osmanlı devletinin vergi politikasından dolayı isyanlar çok artınca, yöreye özgü yöneticiler ve vergiler/yasalar çıkartılmış ve bu ayaklanmaların engellenmesi kısmen sağlanmıştır.

Yani “oooo hoşgeldiniz Yavuz padişahım bizde size şehrin anahtarını veriyoruz ne de olsa din kardeşiyiz ekereke” denmemiştir. Araplar bizim gibi özgür ruhlu insanlar olduğundan temellerinde, boyunduruk altında durmaktan çok rahatsız oluyorlar. Tarih bir çok arap isyanıyla doludur ve bunlar çok ciddi cezalar ve idamlar ile bastırılabilmiştir ancak. Buraları “araplar çok iyi dostumuzdu efendim kışkırtılınca ayaklandılar e tabi lawrance vardı şerefsiz ingilizler” diyenler için yazdım. Arkadaşım, be güzel kardeşim artık geniş bakalım şu olaylara. Tarihte filistin toprakları Kudüs bizdeyken bu adamlar ayaklandılar mı bir çok kez? Evet hemde o kadar çok ayaklandılar, o kadar çok gerilla savaşı yaptılar ve isyan çıkarttılar ki yasaları vergileri değiştirdiler adamlar uygun yöneticiler ile idare edebildiler. Hah, işte bu arkadaşlar istiyorlar ki “evet sizde müslümansınız ama biz sizin boyunduruğunuz altında yaşamak istemiyoruz. Biz özgür yaşamak istiyoruz”.

İşte gel zaman git zaman her büyük devletin çatırdadığı gibi Osmanlı devleti bu topraklarda 1900′lerin başında iyice çatırdamaya başladı. Arap isyanları artmaya, birçok cephede savaş karşılanamamaya başlandı. Osmanlı yönetimi içinde rüşvetin, yavşaklığın boyutunda da sıçrama olduğu için bu topraklar da öyle “müslümanız biz sizdeniz” demeyerek hafiften dağılmayı beklemeye başladı doğal olarak. Aslında bu kopuş hareketleri daha önceden bazı valiler ile yaşanmıştır. Açın okuyun lan biraz yada benim tarih yazılarını okuyun ne bileyim. Şimdi buraların valileri vergiyi toplayıp saraya gönderiyorlar ya. İşte burası çok zengin yani nasıl diyim buraları o zamanın İzmit Belediyesi gibi. Gebze falan katarsan türk ekonomisin can damarı deriz ya hani işte burasıda uzun yıllar böyleydi Osmanlı için. İşte bu valiler biraz palazlanınca “bende sultanım ulan” demişler ve güçlü dönemlerdeyken kelleyi koltuklarına almışlardır. Mesela Hain Ahmed Paşa ünlüdür okuyun mnkym işte.

Peki bu arapların ayaklanma istekleri vatan hainliği midir? Değildir hocam değildir. Neden vatan hainliği olsun? Adamlar diyor ki “ben kimsenin boyunduruğu altında yaşamam ben arap soyundanım ancak arapın boyunduruğunda yaşarım”. İşte bu sebeple Osmanlı devletinden kopmak için güçlü arap aileleri kralları ne gerekiyorsa yapmışlardır. Artık siz lafı çevirip “efendim İngilizler yok mu? İşte lawrance adamalrın aklını çeldi” diyebilirsiniz o sizin olayları anlama yetinizi belirtir kusura bakmayın. Adamlar zaten bizde değildi bunu anlamak lazım. Yalnız bu hainlik iddiasının yanında son zamanda Arap göt yalayıcılığı ve sahtekarlığı da var. Malum fikrimizde bizde orta olmadığı için ya haindir ya vatan evladıdır. İşte hain değilse bir numaralı adamdır artık yeni tarihçi geçinen pezevenklere göre. Bunlar yalanı bir çok kere her yerde tekrar ederek doğru olduğuna inandırıyorlar insanları. Ulan son dönemde hadi dediğiniz gibi oldu da ondan önceki isyanlar, kendini bey ilan etmeler, gerilla savaşlarını kim yaptı? Kudüs’e inen venedikliler mi arap dağlarında saldırılarda bulundu?

Peki neden son yıllarda bu yalayıcılık arttı beyler? Bakın etrafınızda ki komşularınıza anlarsınız…

1900′lü yıllara doğru artık sağa sola fare gibi kaçan yahudilerin toparlanması için kurulan örgütler sanayi devriminden sonra palazlanmış ve gerekli amaçları doğrultusunda adımların atılması için çaba sarfetmişlerdir. “Orspu çocuğu yahudi değil mi!” demeden evvel adamların bir geçmişlerine bakarsak daha iyi olayı özetleriz sanırım. Bu sebeple herhangi bir toprak parçası olmayan bu dine mensup olanlar kutsal toprakların dolaylarında ülke kurmak istemişlerdir. Ülkede haliyle Osmanlı elinde olduğu için onlar ile temasa geçmişlerdir satış için. “II.Abdülhamit’e yahudi gelmiş demiş ki bize orayı sat. Padişahta ayağa kalkmış bizim bir karış satacak toprağımız yok defoool diye bağırmış” deniyor ya işte yalanlarını skyim ben onların.

II.Abdülhamit zeki bir padişah olduğu için kendisine talep edilen bu satın alma işine çok ihtiyacı olduğu halde sıcak bakmamıştır. Devlet ağır borçlu olduğundan bu dönemde yahudiler parayı habire teklif etmişlerdir. Padişah ise kutsal topraklarda toprak satışına dediğimiz gibi sıcak bakmadığından ve ilerde bu satışın zor durumdaki müslüman camiada ters etki yapacağından falan dolayı istememiştir. Ama öyle kapısına gelerek 6331 sayılı ÇSGB’nın yasasını anlatmaya çalışan İSG uzmanına bağırarak “hadiii hadi çık dışarııı çııık” deyip sarayından da kovmamıştır! II.Abdülhamit uzmanı olan Prf. Vahdettin ENGİN kitabında başlarda kabul etmese de II.Abdulhamit’in görüşmelerde bulunduğunu, filistin topraklarında satışa değil ama istenirse Suriye dolaylarında yerleşmeyi teklif ettiğini belgeler ile ortaya koymuştur.

Efendim ondan sonra bu Siyonist teşkilarlanma!! eheh toprak satın alamayınca devletin bu dolaylarında oralardan yöre ahalisinden ve yöneticilerden toprakları almaya başlamışlardır. E para var mnkym tabi sanayileşmeden gelen, işte bu para ile sahibi arap görünümlü toprakları çat çat almaya ve buralara yahudileri yerleştirmeye başlıyorlar.

Bu yerleşim çok artınca ki yaklaşık 5/1 olduğu söyleniyor filistinli araplar duruma uyanıp ayaklanıyorlar. Tabi bu ayaklanmalar falan fasa fiso şeyler. Çünkü olaylarla ilgilenecek kuvvetli bir Osmanlı devleti olmadığı gibi, Osmanlı devletinin de orada olmasını istemeyen araplar var buraya dikkat! Ha bu ayrışma için İngiliz devleti arapları gazlıyor mu? Gazlıyor elbette. “size neler neler vereceğiz amcoğlu, zengin olacaksınız türklerden hele bir kurtulun buralar sizin özgür devletiniz olacak” diyerek Osmanlı devletinden zaten ince dinen olan bağlantılarının kopmasında yardımları oluyor. İşte 1917 yılında İngilizler, çok bariz bir şekilde arapların da fazla ses çıkartmamalarıyla Kudüs’ü ele geçiriyorlar. Sonrası işte birinci dünya savaşı cart curt. Ama ingilizler sözlerinde duruyorlar dayı. Suudi ailesine Suudi arabistanı kuruyorlar, Suriye kuruluyor, Kıbrıs falan hep ayrıştırılıyor Osmanlılardan. Kısmi Osmanlı katılımı harici destek olunmuyor ve bildiğimiz kurtuluş savaşına giden süreç başlıyor…

Yine bir artı parantez Atatürk’ün yorumların da arapları hiç sevmediğini yakalayabilirsiniz. Genç bir subayken kendi anılarında Osmanlı askeri durumun ve yönetiminin serkeşliğinden, bu orduyla savaşı kaybedeceğinden bahsinin yanında işte bu kontrollerindeki arap şehirlerinde osmanlı askerlerine yardım edilmediğinden bahseder hatta evlerden ateş açıldığından da bahseder okuyun. Belkide bu sebepledir arap inkılabı falan bilemem farklı tartışma konuları bunlar ama sevmiyor ve nedeni işte bunlar.

Osmanlı devletinden kurtulduğuna sevinen arap kralları ve halkı aslında hıristiyan dünyasının petrollerini istediklerini ve kendilerini sömürmeye geldiklerini çok geç anlamışlardır ve bazıları çok pişman olmuştur. Bu sebeple bir Osmanlı özlemi de elbette vardır haliyle. Çünkü beklentileri bu değildi günümüzde.

Konumuza dönersek; İşte bu satın alımlar ve gelişmelerin yanında ikinci dünya savaşında yaşananların da etkisiyle lobiyi iyice genişleten, kendilerine yapılan alman zulmünü iyice parlatan ve çok iyi kullanan (sadece onlara yapılmadı halbuki bu zulüm) yahudi topluluğunun ileri gelenleri bu zulüm ve sürgünden sonra kutsal topraklarda bir ülke istediklerini resmen ilan ettiler. 1947 sanırım yıllarında artık nüfuslarını iyice artırdıklarından İngiltere ve ABD desteği ile devletlerini burada kurdular. Sonra bu kurdukları devlet başladı etrafından kendini korumaya. İlk etaplarda çok saldırgan olmayıp, destek gördükleri arapların yardımlarıyla satın alabildikleri yerleri satın almaya başladılar.

Bu ilerlemeye karşı olarak, topraklarının hızlı erimesine filistinli araplar artık dayanamayarak silahlı/silahsız direniş başlattılar. 1970′ler de kurulan silahlı filistin kurtuluş örgütü kuruldu falan filan ya açın okuyun işte filistin tarihini.

İşte bu arada büyük oranda kendini garantiye almak için etrafında silahlı tehdit olarak kimi gördüyse İsrail sindirmeye çalıştı. Kendisine bir numaralı tehdit ise haliyle topraklarını paylaştığı Filistin halkıydı. Kendisine yapılan silahlı saldırılara, intihar eylemlerine karşı misliyle cevap verdiler.

Genel olarak değerlendirirsek; Geçmişte Osmanlı devletine karşı her dakikasında ayaklanıp bağımsızlık isteyen arap kısmı bu yıllar içerisinde beklediği özgürlüğe kavuşamadı. Osmanlının koruyucu kalkanı kalktığında, kendi dininden olmayanların nasıl köpek balığı gibi saldırdığını gördü. Hatta, kendi milletinden olan arapların bile İsrail’in zaman ile yanında yer aldıklarına, yer almayanların da nasıl sessiz kaldıklarına şahit oldular. Ondan sonra başladılar “bize yardım edin ahhh eskiden böyle miydi?” demeye. Bir kısım bunları unutmadı, kırgınlar ama yinede insanların öldürülmemesi için tepkilerini ortaya koyuyorlar. Dikkat ederseniz “insanların öldürülmemesi için” diyorum.

Evet kısa orta doğu tarihinden sonra şimdi yapılan şeyleri değerlendirmeye başlayalım. Ne diyorduk; Tepki. Tepki; her hangi bir eyleme karşı gösterilen karşı davranış, söz veya eylemdir. Her hangi bir şeye karşı tepkinizi dile getirmeniz toplum içerisinde sizi belirleyici bir insan yapar. Elbette bu tepkinin ne için yapıldığı önemlidir. Etki size veya tanıdığınız bir aile üyesine ise tepkiniz hızlı ve şiddetli olabileceği gibi size değil de başkasına yapılıyor ise aynı etkiye hiç tepki vermemenizi de sağlayabilir.

Bunlar karışık geldiyse bu tepki örneklemelerini inceleyelim daha kolay anlayacağız. Hani diyoruz ya “tepki verin sessiz kalmayın” diye.

Arkadaş sokakta gezerken yoldan geçen kız kardeşine iki adamın “uff yavruya bak” dediğini duyar. “Böyle şey olur mu” diyerek tepki gösterir, buna tepki gösterilmemesi büyük terbiyesizliktir. Etrafa bakar “siz adammısınız” diyerek. İşte böylece ne kadar namuslu olduğunu ortaya koyar yani insanlık bunu gerektirir. Sonra bu arkadaş bir kız görür ve “ufff o nasıl bir hatunmuşsun sen ya” diye seslenir. Yanında ki arkadaşları da pis pis gülerler. Onlara göre sıradan olan bir eylemdir ve “ne var bunda” modu hakimdir.

Arkadaş evinde televizyonun başında otururken iki kişinin eşek sudan gelene kadar dövüldüğünü öğrenir. Kimmiş bunlar diye düşünürken Taksimde dayak yiyen turistler olduğunu öğrenir. “Eeee ramazan ayında oruç tutana saygı duyacaksın elbette” der “duymaz isen dayağı yersin” diye de ekler. Dinine saygı duyulmadığı için dövülmelerini haklı bulur. Sonra bu arkadaş bir gün gezerken Taksimde “lan şu kiliseye girelim nasılmış” diyerek içeri girer. Sırıtarak etrafta gezinir, mum yakar “bu ne amnkym” diye konuşur, gürültü yapar. Görevli sessizlik ister yoksa çıkarılacaktır. Sinir ile kliseden çıkar. Hayır bunda ne vardır? Biraz geyik yapalım denmiştir sadece. Arkadaş sonra birilerinin kendi parti binasına saldırdıklarını görür. “Hepsi orspu çocuğudur” bunların. Sonraki ay kendi parti grubu yürüyüş yaparken küfür ettiği partinin bürosuna taş atar. Karşılığı verilmiştir, bunda hiç pişmanlık duymaz bu adam.

Yukarıda ki örnekler yapmıyor olabilirisiniz, belkide benzerlerini yaptınız farkında değilsiniz. Şöyle bir kendi değerlendirmenizi yaptığınızda yaptığınızı farkedeceksiniz. Önemli olan yapmanız değil aslında. Önemli olan karşıya empatinizi kurup, verdiğiniz tepkiyi ona göre planlamaktır. İşte bu hareketleri azalttığımız zaman hep bahsettiğimiz evrensel insanlık değerlerine yaklaşırız.

“Ne alakası var konuyla abi?” diyorsanız bir kez daha düşünün. İşte son Filistin-İsrail savaşında verdiğimiz veya vermediğimiz tepkileri tekrar değerlendirin. Gerçekten insan ölümlerine tepki mi gösteriyorsunuz sizce? Yoksa müslüman ölümlerine mi? Yoksa kendi mezhebinizin ölümlerine mi? Yoksa kendi ırkınızın ölümüne mi tepkiniz? Hangisi? Kendi cinsinizin ölümü bile fark yaratmıyor mu?

Ölümler daha doğrusu masum kişilerin ölümleri “normal” bir insan için zaten tepki gösterilmesi gereken bir konudur. Peki Filistin için ölenlere gösterdiğiniz tepkiyi bir kez bile İsrail’de patlayan canlı bombalar için gösterdiniz mi? Hadi yakından gidelim çok yakından gidelim. IŞİD örgütü “alevi” diyerek yakaladığının kafasını keser iken ve Irak kuzeyini komple ele geçirip devletlerini ilan ederken tepkiniz ne oldu? Sessiz mi kaldınız? Türkmenistan’da birileri öldürülmüştü yakın tarihte ne oldu? Neden sesi çıkmadı bazı insanların? Ve Filistin’de gerçek anlamda siviller öldürülürken neden fazla sesi çıkmıyor muhalefet destekçilerinin? IŞİD kahrolsun falan diyoruz da İsrail’in kimyasal saldırıları ve bombalarına sessiz kalınmasının anlamı nedir?

Anlamı şudur. Kısaca “İnsanlık” diye tabir ettiğimiz kimsenin dinine, mezhebine, ırkına veya cinsiyetine dayanmadan yapılan bütün zulümlere sesini çıkarttığını “lafta” söyleyen, ama aslında “insanlık” ile zerre alakası olmayan, ne olduğunu bilmeyen bir toplumumuz var. Dindarı, laik devlet isteyeni, türkçüsü, kürdü hepsi böyle neredeyse.

“Bizim dinimiz en güzel dindir, her kese hoş görülüdür” diye tweet atam adam ertesi gün İsrail saldırısından sonra bütün İsrail halkının yanarak yok olmasını istiyor. “Sosyalizmin ve sol düşüncenin dinler, kültürler arasında yakınlaşmayı sağlayacağını, kadın erkek eşitliğinin önemini ve sosyal devletin yapısını” anlatıyor adam, ertesi gün bu saldırılar sonra “hitlere kızıyorlar birde ama adam doğru söylemiş demek ki bütün yahudileri katletmesi lazımmış” diyor. Bir gün “türk ırkı bu toprakları hoşgörüyle ele geçirmiş adaletli bir toplumdur, geleneğine göreneğine sahip çıkmalıdır” diyen adam bugün “araplar zaten bize ihanet etti ölsün şerefsizler” diyebiliyor!

Adam “İsrail için protesto eylemini destekliyorum, helal olsun başbakana yahu rest çekiyor, İsrail mallarını protesto ediyorum” diyor, buna dönüp “evet ama arkadaşım İsrail devletinin ABD ile beraber en büyük müttefiki bizim devlet. Bir çok askeri/ticari anlaşmalarımız var. Bu hükümetin hamleleriyle İsraile ticaret hacmimiz katlandı da katlandı. Buradan kazanılan bombalar atılıyor işte filistine. Hem sen neden IŞİD’e ses çıkartmıyorsun?” dediğin zaman susuyor. Susuyor çünkü söyleceği hiç bir şey yok, bir bilgisi yok tepkisi yönünde. Bilinçsiz bir robotik tepki bu. Buna “borcumuz yok ki IMF’ye borç veriyoruz” dendiğinde “yahu olur mu bakanlık sitesinden ülke borcu belli 400 milyarı doları geçti ne borcu yok” diyorsunuz yine susuyorlar. Bilgi yok, birikim yok, analiz yok. Çıkıp iki armut “evet borcumuz var ama herkesin borcu var, ABD en borçlu ülke mesela heh heh” diyor onlarda copy/paste yapıyor size “evet ama abi herkesin borcu var ya misal ABD” diyor. “arkadaşım borcun değil önemli olan aslında, dünya da sahip olduğun şirketler önemli, elinde tuttuğun ekonomik hareketler borsalardır” diyorsun yine boş boş bakıyor. Bilmiyor, zaten hiç bilmedi kopyala yapıştır olduklarından.

Burada bir sıkıntı var arkadaşlar. Düşünce temelinde bir sıkıntı var. Birilerinin televizyon üzerinden, internet üzerinden yönlendirilmesine maruz kalıyoruz. Tepkilerimiz aslında kılıfının altına sakladığımız tepkiler değil. Düşüncesi şiddete dayanıyor genelde, tahammülsüzlük hakim ve karşı düşünceyi yok etmeye yöneliyor. Bunun en büyük etkeni siyasi politikadır. 1900′lerin başında artık oldukça etkili olan bu “yalan haraketi” insanların düşüncelerini esir ediyor. Genel olarak bunun adına “propaganda” diyebiliriz.

Siyasi propaganda sanatının ne kadar etkili olduğunun kanıtı işte bu cümlelerdir. Kutuplaştırmadır. Hiç girmediği tarikatı bu sebeple kötüleyip yobaz ilan ettirir demokrata, hiç gitmediği Yunanistan’a Ermenistan’a bu sebeple kin besler milliyetçi adam ve hiç tanımadığı ve hiç ticaret yapmadığı halde bu sebeple düşmanlık besler yahudiye muhafazakar kesim. Bunlar öğretilen propaganda araçlarıdır. Bu konuyla ilgili bir araştırmamdan sonra uzun bir yazı yazacağım umarım anlatabilirim. Haydi eyvallah lan yazı uzun oldu ya yine.

Her şeyi bırakın yukarıdaki son resimde ölen çocuğun ne milleten olduğu, hangi dine bağlandığını düşünüyorsanız ne diyeyim beyler? Cahilsiniz demeyeceğim artık bunun sebeplerini daha derinlemesine araştırmaya başladım. Bekleyininiz..

Bir İnsan Öldü, Bir İnsanın Da Ölmesi Bekleniyor

Sıkıldım diyorum ya bu sıralar. Malum ramazan güneş ikilisi baş dönmesi yapıyor. Aslında sıkılmıyorsunuz adabazarındayken. İki hafta önce Sapanca girişinde arkadaşın büfeye analiz raporlarını götürdüğümde olay yeri inceleme ve sarı şeritler ramazanın geldiğini belli etmişti. Çıkan çatışmada üç şarjör boşaltılmış, velhasıl kimse ölmemişti. Birisi yaralanmış olabilirdi. Çatışmada pusuya düşen abi zaten tetikteymiş. Silahı gördüğü gibi marketin yere doğru alçalan merdivenlerine atlayıvermiş. Ha tetikte olmasının sebebi de daha önce birisini vurmuşmuş. Ya neyse işte sıradan adabazar vakaları bunlar fazla derinlemesine kurcalamamak lazım. Çatışma 10 dakka falan sürdüğü gibi şarjör bile değiştirilmiş. Mermiler bittiğinden sanırım çatışma son bulmuş, saldıran ekip arabayla uzaklaşmış. Saldırganların dışında, saldırıya uğrayan abinin de olay mahallini terketmesi şaşırtıcı tabi. Gerçi ne şaşırtıcı mnkym her şey sanki çok doğruymuş gibi normal ulan!

Hani geçmişte adabazar ile ilgili bir yazım vardı benim efsanevidir. Onun devamı niteliğinde olacak ama bu sefer adabazarını değil de bazı eleştirilerimi dile getirerek yazmak istiyorum yaşadıklarımı son bir haftada. Baktım da bulamadım ya lan yazımı. Kayboldu aha tüh. Bulabilecekler bana dönüş yapsın ya bi zahmet. http://ww2.lakerstr.com/?folio=552994513&bkt=9761 burdaydı yazı site uçmuş :)

Ne diyorduk ha ramazanda gün geçmiyor ki bir olay yaşanmasın arkadaşlar. Yazmama sebep olan şeyi ise beş gün evvel yaşadım. İftarımızı yapmayı beklerken adabazar basketbol tayfası tarafından “illa gel” nidalarına dayanamayıp basket oynamak için iftar sonrası anlaştık. Basketimizi oynadık kampüsümüzde efendim benim takım bütün maçlarını kazandı yani ne diyeyim hala çok iyiyim sanırım :) Dönüş yolunda türkçe öğretmeni olan arkadaşım arabasıyla beni sapancaya geri bırakıyordu. Yol boyuca “milli takımdan bir bok olmaz” veyahutta “arada gelmek lazım oynamak lazım ama ağır geliyor abi” geyikleriyle ilerlerken kendimi kaptırmışım işte.. Birden öğretmen arkadaş “abi göl başında adam kızı nasıl dövüyordu nasıl tekmeliyordu ya arabanın yanında” dedi. “Hangi araba lan nerede” derken biz ilerliyoruz tabi. Geri dönmeyi talep ettiysem de gece+karanlık ve erkek/kadın olunca boşa müdahil olmayalım dedik. Bende polisi aradım hızlıca bari onlar ilgilensin diye. Yer tarifi yaptım ekip gönderilmesini istedim. Gelince gece arkadaşlara anlattım falan. Olay öyle kapandı gitti. Aslında kapandı zannediyorduk kapanmamış. Salı öğlene doğru telefonumun çalmasıyla uyandım. Arayan arkadaşım “olm hani senin anlattığın olay vardı ya, adam kadını dövüyordu göl başında” dedi. “evet” dedim “hayırdır ne oldu lan?” demem ile arkadaş “lan kadını öldürmüş adam, cesedi orada bırakmış. Sonra geri dönmüş sabah il ormanına götürmüş gömmüş. İki gün sonra pişman olmuş gitmiş teslim olmuşta öyle bulmuşlar kadının cesedini” demesin mi? Yeni uyanmışım ne oluyor mnkym modundayken “beni neden aradın olm napayım” dedim. Arkadaşta “işte vicdan azabı çek diye aradım pezevenk ekrekekreke” deyip kapattı. Ne değişik bir güne başlayış arkadaş. Birden uyandım ama. Cidden şaka maka kadın öldüyse bunun sorumlusu bir nevi bendim yani belki de. Gerçi polisi aramıştık ama ne bileyim dursa mıydık? Kim dururdu karanlık bir yerde, hem de adabazarda sahilde? Yıkanıp giyindikten sonra olayın medya boyutunu öğrenmek için çarşıya indim. Gerçekten de olay bu şekilde anlatılıyordu. Günü falan tutuyordu. Kadın dövülerek öldürülmüştü ve tam bizim gösterdiğimiz yerdeydi falan. Telefondan polisi aradığım saate baktım. “Yani” dedim içimden “ben polisi aradım bu adamlar gitmemiş mi olay yerine? Adam öldürüp bıraktığı yere sabah gelip gömdüyse gitmemiş demek ki” diye düşündüm. Birden sinirlendim polise. Aldım bilgisayarımı elime, sandalet şort yürüdüm emniyete. Hem bilgi alıcam, hem hesap sorucam bir nevi.

Bir nöbetçi ve bir teğmen kapıda karşıladılar beni. Olayı sordum, aradığımı söyledim o gece. Olaya jandarmanın baktığını söyledi teğmen. Bölgeleri değilmiş. Telefonla arayınca bölgesi kontrol ediliyormuş, jandarma aranıyormuş falan. Aklımdan geçeni söyledim direkt işte olay yerine ekip gitmiş miydi? Polis bu atağımı göğsünde yumuşatarak “elbette gitmiştir ama belki kadın sonra öldürülmüştür, belkide adam öldürmüştür ve kadını saklamıştır ekip görmemiştir her olabilir” dedi. Anladım ki bu şartlar altında bir ihmali tespit edemeyecektim. Ancak bir dedektif falan veya savcı olsa olayın üstüne gidebilirdi ihmal var mı falan diye. Sonra diğer olayı dile getirdim bulmuşken. Şehir merkezinde spin atan gençler ile ilgili sorular sordum. Nedir ne değildir?

Adamlar bazen akşam dokuzda, bazen onda çoğunlukla gece olunca şehir merkezinde bildiğiniz spin atıyorlardı. Yeni değil 2 yıldır!!! Yıl yani yanlış okumadınız bildiğiniz insan yılı. Yapan belli, araba belli, yer de belli… “Önlem olarak ne yapıyorsunuz dayı” dedim. Ben sizi üç kere aradım, yanımda iki kere arandı bu adamlar ne yapıldığını gerçekten merak ediyordum. Polis teğmen “biz olay yerine gidiyoruz, eğer orada spin atıyorlar ise ceza kesiyoruz. Yok orada değiller ise bir şey yapamıyoruz” dedi. Yani “birisi arabayı iki teker yapsa şehirde dolaşsa ve polis görmez ise cezası yok öyle mi?” deyince “evet” dediler. Pes etmedim elbette. “peki dedim cezası nedir bir kere iki kere yapsa nedir yani?”. Polis arkadaşta “cezası görürsek 120 lira başka bir şey yok” dedi. Bir kerede yapsa beş kerede yapsa cezası aynıydı. Arkadaşlar hatta son cezalarında ki beşinci sanırım “kes sen cezayı bak işine memur bey” demişler.

Yani bildiğiniz dedikleri şey şudur arkadaşların “biz istediğimizi yaparız, cezamızı öderiz, ne devleti ne polisi skleriz” ben böyle anladım yani. Bunun saçma olduğunu dile getirdiğim de polis teğmende “onu bize değil yasa yapan meclistekilere söyliyeceksin” dedi. E haklı ne diyelim? Anladım ki polisin eli kolu bağlı bu durumda. Cezayı zaten 2- ayda oda yakalanınca yedikleri için arkadaşların umurumda değildi demek ki. Peki her yaptıklarında ceza yazılamaz mı? “Mobese koyun neden koyulmuyor koyun kardeşim herkes bir birbirini vuruyor, kırmızı ışıkta geçiliyor koyun basın cezayı gitsin” dedim. Onun altyapısı 2010 yılında yapılmış meğerse ve maliyeti 1 trilyonmuş!!! Evet bildiğiniz trilyon ha insan trilyonuymuş. Nasıl bir sistem bu dedim arkadaş bir trilyon!!!

“Takılsın kardeşim, bu adamlar bir gün bir çocuğu ezecek, bir büfeye girecek bir şey olacak takın engelleyin 1 trilyondan değerli değil insan yaşamı” dedim. Polis teğmen de “onu yükseğe söyleyeceksin, ödenek çıkartacak devlet” dedi. Ota bka ödenek çıkaran devletimize buradan sesleniyorum, yapın şu sistemi buraya bu bir. İkincisi, yasal cezai işlemler tekrar tekrar yapıldığında katlanarak artmalı hatta hapis cezası verilmeli ısrar edildiği halde. Ona buna kafa tutuyoruz diye ahkam keseceğine adalet bakanı şu işlere bir el atsın. Ne iş yapıyor ya bu adamlar? Parayı basan ceza çekmeyecek istediği her şeyi yapacak ise nasıl düzgün bir ülke olacağız?

İşine gelince “evet ramazan ayı oruç ayıdır, güzelliklerdir nefsin kontrolüdür efendim bakın vücuda da faydası var” deneceğine iki dakika adam olunarak artık ramazan ayının “oruç tutmak yemek yememek, su içmemek olmadığı aslında kişinin kendini kötü davranışlardan arındırdığı, sakin olduğu, karı kıza kötü gözle bakmadığı” bir ay olduğunu anlatmak lazım belki de. Camiye giden adamın daha ehli insan olması gerekirken, daha külhanbeyi oluyor ise, oruç tutan adamın daha sakin ve nefis kontrollü olması gerekirken daha sinirli oluyorsa ve garip bir şekilde “oruç vurdu” geyiğine sarılıyor ise, ve “ilerledik çok büyüdük ha Fransa ha bizim ülke geliştik” diyen adamlar çarşıda spin atıyor/kırmızı ışıkta geçiyor ise bir sıkıntı var demektir. Hepsini çorba yapıp bu değerlerinde içini boşalttıktan sonra sahiplenenlere ise hiç girmek istemiyorum onların mnkym ben artık yeter.

Kusura bakmasın ama çarşıda spin atan adam birisini ezdiği zaman mı “aaa yanlışmış lan yaptığım?” diyecek? İlla bir çocuk ezildiğinde mi bu adamların anası babası dayısı amcası “ya genç adamlar delikanlı adamlar yanlış ama istemeden olmuş keşke olmasa” diyecek. Ve hadi bu adamları geçtim, çünkü bu adamlar eğitimini almamışlar belli ki bazı şeylerin. Ya temel aile eğitimi, ya okul eğitimi ya kültür/din eğitimi yani birisinden alsa yapmayacakları şeyleri yapıyorlar. Geri kalmışlar işte dünyanın işlevi sayesinde yaşıyorlar. Ne diyordum hah; Peki devlet nerede dayı? İlla ki birisinin karısı pazara inerken, ekmek almaya giderken ne bileyim yaşlı bir amca camiden çıkarken araba altın kalınca mı yasalar akıllarına gelecek? “ya tüh mobese olsa yapmazlardı evet şimdi canlar gitmesin koyalım” demek sığırlıktır. Evet bildiğiniz sığırlıktır. İnsan ile sığır arasında ki farkı çok uzaktır ama bazen de çok yakındır. İşte devlet adalet yönetimi hangi tarafa yakın ise onu da siz değerlendirin beyler.

İşte ben buradan aşaya Jandarmaya gittim. Bölük komutanı binbaşıya durumu anlattım. Çok teşekkür etti ilgimden dolayı falan. Ölen kız ise bizim gördüğümüz kadın değilmiş. İki istanbullu genç 19 yaşında kaçıyorlar ve Sapanca otoparkta iniyorlar. Orada kız ve erkek tartışıyorlar. Kızın bakire olmadığını öğrenen çocuk, kızı ormana götürüp kafasına vura vura öldürüyor. Benim bölge hakkında ise bir bilgi yokmuş. Haber verecekler bir şey olursa.

Ha ölen kızın bakire olmadığı için 19 yaşındaki bir genç tarafından döverek öldürülmesi ise ne diyim yazdığım “muhafazakar görünüp, yemediği bok olmayan toplum yapısı” na çok iyi bir örnek oldu. Bu sıralar adabazardan uzak durun malum ramazan ayı..

İş Kazası II

Ulan yazıyı yazmışım yayınlamamışım iyimi! Neyse farketmez peş peşe okunur;

Kaza literatürde belli olayların zincirleme reaksiyonu sonucu gerçekleşir. Neler olabileceği değerlendirilir, alınacak güvenlik önlemleri belirlenir, gerekli önlemler alınır, çalışanın bunları uygulaması sağlanır, çalışan uygulamaz/çalışan hata yapar/uygulanan önlem yetersizdir ve kaza olur son adımda.

Şimdi bu zincirde belirlenen ilk halkayı yönetim sınıfları konuşur ve gözden geçirir. Eğer bu adımları düzgün işletmez isen zaten kazanın sebebi ilk adımdır. O adımı atlayarak işçi hatasına ve kazaya gidilmez. Veya ilk adımı atlayarak uygunsuz koruyucular vardı denmez. İşin yaklaşımı budur.

Yine gelişmiş ülkelerde kazalara yaklaşım iki türlüdür. Proaktif ve reaktif yaklaşım. Kısaca proaktif yaklaşım; olay olmadan evvel sorunu geçmiş tecrübeler ile tespit etmek ve gereken önlemleri zamanında almaktır. Reaktif yaklaşım ise; olay veya kaza meydana geldikten sonra hatalardan ders alıp gerekli önlemleri almaktır. Bu sebeple gelişmiş ülkeler proaktif yaklaşımı teşvik eder ve bunu uygulamaya çalışırlar. Bu sebeple oralarda insanlar madenlerde ölmez, inşaatlardan düşmez. Ha düşmez derken kendi hatasından artık düşerse düşer yapacak bir şey yoktur.

Bizdeki fark ise kazalara hem reaktif yaklaşım ile yönelmek, hem de bunlara “yapacak bir şey yoktu” demeyi normal karşılamaktır. Sen kaza olmaması için gerekli önlemleri yeterince almaz isen bunun sonucunda ölen veya sakat kalan insanlara “neyapalım olabilir kaderdir” diyemezsin. Bu hem etik olarak, hem hukuksal olarak hem de dinsel olarak suçtur/günahtır.

Ve düzeltelim biz reaktif bile yaklaşmıyoruz. Çünkü reaktif yaklaşım, yaşanılan kazadan ders çıkartarak adımlar atmayı gerektirir. Onda da yalanlar ile, balık hafızamız ile geçiştiriyoruz. Elbette ben değil, devlet geçiştiriyor bu adımları. Çünkü devletimiz insanına değer vermiyor, sömürüyor ve ölmesine izin veriyor. Kısacası umurunda değil bakanların falan.

Peki neden böyle düşünüyorum? Yanlış mı düşünüyorum yoksa? Geçmişte deprem felaketi yaşadık mesela bir önlem alınmamıştı o zamanlarda. Şimdi “alındı, artık beklenen şiddetli bir İstanbul depreminde binlerce insan ölmeyecek arkadaşım” diyen var mı? Hemen “bu doğal afet” demeyin Japonya veya başka belli düzeyde ülkeler de benzer depremleri geçiriyorlar. Onlar ölmüyorsa araştırıp buraya da yapacaksın. Ne oldu deprem işi? Unuttuk gitti…

3 yıl evvel tersanelerde her gün 3 adam ölüyordu. Benimde yaşadığım ve gördüğüm Tuzla tersanelerinde çalışma şartları, ölümler, sakatlanmalar, mafya, sigortasız işçiler vs. konuşuldu yazıldı çizildi. Ne oldu tersanelerde çalışma şartları mı düzeldi? İnsanlar ölmüyor mu sanıyorsunuz! Unuttuk gitti…

4 yıl evvel kot taşlamada çalışan işçiler silikozis hastalığından ölüyorlardı. Ne oldu bu taşlama çalışanları. Daha doğrusu kumlama çalışanları? Artık ölmüyorlar mı sanıyorsunuz! Unuttuk gitti onları da..

5 yıl evvel inşaatlardan işçiler patır patır düşüyordu, ölüyordu marabalar. Köylerinden getirilenler, memleket hasretlerini dinledik, İbrahim Tatlıses gibi yanık sesler. Ne oldu artık İnşaatlardan işçiler düşmüyor mu sanıyorsunuz! Onları da unuttuk..

Şimdi madenlerde şartlar kötüymüş, oralarda iş güvenliği yokmuş, insanlar ölüyormuş. Ne olacak 2 yıl sonra? Yani ne diyeyim madenlerde yıllardır hiç insan ölmüyordu da şimdi mi öldü? Yeni mi çalışma şartları kötü oldu? Taşeronluğu ve hatta daha kötüsü rödovans sistemi yeni mi uygulanıyor? Peki en önemlisi ilerde uygulanmayacak mı ülkemizde?

Bu soruların cevabını eşşek gibi bildiğiniz halde neden ses çıkartmaz bu çalışanlar, medya, insanlar ve bu paraya tapan toplum. Neden ses çıkartmaz bu bakanlar, bu cumhurbaşkanı, bu başbakan,milletvekilleri….

Neden ses çıkartmıyorlar ben biliyorum. Çünkü işte önceki yazımızda anlattığımız bu vahşi kapitalizm şirketlerinin ortakları bu adamlar da ondan. Bu sebeple vatandaşının sömürülmesine sessizler hatta yalancılar ve yüzlerine bizim oraların tabiriyle sçmışlar adamların.

Madenlerden bahsedeceğiz dedik. Nedir bu süreç aslında araştırsanız bulunuyor hemen. Nasıl işliyor sistem ve neden devlet bu kaza zincirinin en başında suçlu kurum. Sadece şu maden sektöründeki olayı analiz ettiğinizde durumu anlıyorsunuz zaten.

Maden TKİ kurumuna ait. Sahip olduğu madeni işletmesi için kiralıyor özel bir kişiye. Diyor ki “buradan kömürü çıkart ben ne çıkartırsan alacağım”. İşletmeci adam “peki bu maden 2 milyon alt yapıya sahip, ben buradan 10 milyon çıkartsam alır mısın?” diyor. Devletten olumlu yanıt alınca ihaleye çıkartılıyor. Devlet kendisine en düşük fiyattan kömürü satan adama bu ihaleyi verecek. Kağıt üzerinde durum bu yani. İşte bu abimiz “ben sana 50 dolardan satarım” diyor. Devletimiz aynı miktarı işletirken 110 dolara mal ettiği için çok seviniyor. Tabi işte bu yapay yoldan özelleştirmeyle kar yapıyor yine maddi olarak.

Sonra adam başlıyor çalışmaya. Daha fazla işçi alıyor, fazla çalıştırıyor madeni de. İşte buraya kadar da aslında sorun yok gibi. Gerekli yasal düzenlemeleri patron kağıtta neyse yapıyor. Devlet müfettişi gelip imzalıyor falan. Oh ne güzel sistemi kurup işletmeden iyi paralar kazanmaya başlıyor patron. Üretimi 4 milyona çıkartıyor. Alanda olduğu için sıkıntı yok. Patron mutlu, devlette mutlu bu arada. 110 dolara mal edeceğine 50′ye alıp 70-100 arası satıyor kömürü.

Peki kim kaybediyor? Bu iş nasıl oluyor arkadaşım diyen yok. İşçiler çok düşük ücrete hayvanın çalışmadığı şartlarda çalışıyor, iş güvenlikleri umursanmıyor her şey tersanedekiler, inşaatlardaki gibi yani kağıt üstünde. Devlet gözünü kapatıyor çünkü para kazanıyor, patron zaten bu işi bildiğinden umurunda değil. Devlet ne kadar görmezse o kadar üretir ve maliyeti düşürür. Sonra işte kaza patlıyor bir yerde.

Yavuz SEMERCİ iki gün önceki yazısında çok güzel özetlemiş zaten durumu;

“Madencilerden çaldığınızı geri verin!

Soma katliamının birincil derecede sorumlusu devlettir… (Artık bu girişten sonra, bağnaz olanlar yazıyı bırakabilir…) Bu tespit ahlaki bir kesinlik de içerir. Ve önyargıdan uzak olan herkes ile tartışmaya hazırım. Argümanlarımı aşağıda sıralayacağım. 301 madencinin öldürüldüğü (evet öldürülmüştür) katliam ile devlet ilişkisi son derece açıktır.

Bir tespit daha yapmama izin verin. Lütfen Soma’ya destek için yardım kampanyası filan düzenlemeyin. Çünkü öldürülen madenciler de dahil orada çalışan herkese ait en az 500 milyon dolar, devletin kasasındadır.. Para sahiplerine geri verilmelidir. ‘Bu nereden çıktı’ diyenler artık yazıyı okumaya başlayabilir.

***

1) Madencilerin öldürüldüğü Soma madeni devlete, Türkiye Kömür İşletmeleri Kurumu’na (TKİ) aittir. Kiracıya mevcut haliyle işletmesi için devredilmiştir. Ve yıllık 2 milyon ton üretime göre alt yapısı oluşturulmuş bir kömür ocağıdır. Ve işletmeci, mal sahibi devletin gözünün içine baka, baka aşırı bir yüklenme ile kömür üretimi yapmış ve yıllık 6 milyon ton üretimlere çıkmıştır.

2) Bu üretim artışı için işletmeci bütçesini zorlayacak, güvenlik standartlarını yükseltecek (yaşam-kaçış odaları gibi, elektrik alt yapısı gibi, ana galerilerin çelikle güçlendirilmesi gibi, otomasyon gibi, üretim yapacak robot makineler gibi) hiçbir yatırıma yönelmemiştir. Ve bu durum mal sahibi tarafından da bilinmektedir.

3) Bu gerçeği şuna benzetebiliriz: Dükkanınızı kiraya veriyorsunuz ve kiracı her yıl kullanacağı metre kareyi artırmak için kolon dahi duvarları yavaş yavaş yıkıyor. Ve her seferinde de kiracının size verdiği para artıyor. Ve cebinize giren paraya bakıyor ve olup biteni sadece seyrediyorsunuz. Sonra bina yıkılıyor. Suç kiracıda diyorsunuz. TKİ’nin Soma’da yaptığı budur.

4) Ocaktan çıkan her gram kömür sabit bir rakamdan (şu anda tonu 50 lira) TKİ tarafından satın alınıyor. Son dört yılda (tahminime göre) satın alınan kömür 20 milyon ton civarında. TKİ bu kömürü (vasıflarına göre) 70 ile 280 lira arasında piyasada satıyor. Bir kısmına bedava dağıtsın diye devlete satıyor.

5) TKİ’nin madeni işletene ”her yıl bana şu kadar kömür satacaksın” diye bir kota koymadı. Ne çıkarsa söz konusu sabit fiyattan (her yıl enflasyon oranı kadar eskale ediliyor) satın alıyor. Bu ocak zorlanmasaydı alt yapısına uygun çalıştırılsaydı, elden ele sistemi gibi modern kölelik düzeni kurulmasaydı, bu ocaktan satın alacağı kömür son 4 yılda 8 milyon ton olacaktı… Buna rağmen 20 milyon ton alım yaptı ve işletmecinin sömürü düzenine ses çıkarmadı. Çünkü kendisi de tarihinin en büyük karını elde etmeye başladı.

6) Aşırı zorlamayla ve adeta rus ruleti benzeri bir plan ile üretilen fazla kömür işletmeciye son 4 yılda (ton başına 20 lira kar desek) en az 240 milyon TL vahşi bir kazanç elde etmesine yol açtı. Bu kaynak yat oldu, Maslak’ta gökdelen oldu, kara kâr kattı. Ailenin lüks araçlarına, villalarına dönüştü…  Nitekim Soma Holding’in yıllık 300 milyon TL’ye yaklaşan cirosunun temel nedeni de bu aşırı üretim.  

7) TKİ ocaktan çıkan fazla kömürü ton başına 40 ile 50 lira arasında satın aldı. Ortalama 140 liradan tonunu piyasaya sattı. (TKİ’nin sitesine girin kömür satış rakamları orada yazıyor) TKİ, son 4 yılda beklenmedik bir şekilde fazladan elde ettiği 12 milyon ton kömür için kasasına (maliyet düştükten sonra) 1.2 milyar TL aktardı.

8) Siyaset bu işten ayrıca nemalandı. Bölgede istihdam arttı. İktidar partisi bölge insanının gönlünü kazandı.

SONUÇ

1) Devlet bu sistemi kurana gözetmenlik yapmıştır ve bundan menfaat elde etmiştir. Bırakın kamunun denetim mekanizmasını, malın sahibi olarak kamu yöneticileri işletmenin üzerine binen yükü görmemezlikten gelmiş aksine şirketi övüp, önünü açmıştır.

2) TKİ’nin de Soma Holding’in de sadece son 4 yılda katliama yol açacak nitelikte çalışma sistemi nedeniyle elde ettiği gelirler, ahlakdışıdır, işçi sömürüsüne dayalıdır. İşçiler bu vahşi kapitalist uygulama nedeniyle ölmüştür. Başka bir deyişle öldürülmüştür.

3) Kamu ve şirketin elde ettiği gelirler kanlıdır ve sahiplerine derhal iade edilmelidir. Bir vakıf kurularak madencilerin çocukları okutulmalıdır.

4) TKİ yönetimi bu işten birincil derecede sorumlu olarak yargılanmalıdır. Ve diğer madenlerle yaptığı benzer anlaşmalar var ise derhal iptal etmelidir.

5) Devleti yönetenler bu kabul edilemez sömürü düzenini kamu adına kurulmasından dolayı utanmalı, halktan özür dilemeli ve Enerji Bakanı Taner Yıldız siyasi sorumluluğu üstlenerek istifa etmelidir.

Cansız bedenler yaratan bu çalışma sistemini yaratanların, kontrol mekanizmasını kurmayanların makamlarında kalarak sistemi değiştireceğini savunmak, suçluların bir kez daha suçu işlemez inancıyla cezasız bırakılmasına benzer. Ve kamu vicdanı bunu kaldırmaz ve işini yapmayanları cesaretlendirir.

Yavuz SEMERCİ

20.05.2014 Haberturk”

Peki ne yapacağız? Neden önlem alınmıyor? Niçin halkımız tepki göstermiyor? Tepki gösterenler neden vatan haini ilan ediliyor? Ve en önemlisi taşeron sistemin göbeğinde yaşayıp her gün ölüme giden bu çalışanlar niçin hala bu sistemin işleyişini değerlendiremiyorlar?

İnanın bu soruların cevaplarını bende bilmiyorum. Bildiğim şey ise bu kapitalist insan tüccarlarının işlerini çok iyi yaptığıdır. Öyle ki, hem sömürüp hem de bu adamların desteğini alan sistemi beraberlerinde getiriyorlar. Tek çıkar yol bu haksızlığa uğrayan kesimin ciddi anlamda örgütlenip artık harekete geçmesi gerektiğidir. Akıl tutulmasının engellenmesi gerekiyor. “Ben eskiden çiftçiydim, artık tarımdan para kazanamayınca bütün köydekiler ile iki yıldır madene gitmek zorundayız ne yapalım” diyor madenci abimiz. Sonra dönüyor diyor ki “ülkemizin büyümesi çok iyi, dünyaya kafa tutuyoruz allaha şükür çok iyiyiz”. Yani arkadaşım madem çok iyiyiz neden tarımdan artık para kazanamıyorsun? Neden bu sebeple madenci olmadığın halde madendesin mecburen? Ulan hem memnunsun ülkenin durumundan, hem topraktan para kazanamadığını söylüyorsun! Hem taşeron sisteminin göbeğinde sömürüldüğünü söylüyorsun, hemde gelen hükümet görevlisini alkışlıyorsun beraber cuma namazındasın kol kola..

Yani bu ne lahana turşusu bu ne perhiz bu nedir arkadaşım? Protesto ettiğinde başbakan saldırıyor vatandaşa bunun daha ötesi var mıdır? Vardır arkadaşlar inanın vardır. Çünkü, hem şikayet edip geçinemediğini söyleyip mecburen çalıştığını dile getirdikten sonra memnunsan ülkeden e kusura bakma artık.

Ölen adamların hakkını hukukunu olanları anlatmaya muhalefet dediğimiz çoğunluğu sosyalist adamlar gitti oraya. Ama kimin hakkını kime karşı koruyacaksınız? Ramazanda geliyor zaten ikide iftar patlatırlar madende üç dua tamamdır..

İş Kazası I

Hepinizin bildiği gibi tarihimizin büyük felaketlerinden birisini yaşadık bir hafta evvel. Hemen bir yazı yazmaktansa, olayları eniyle boyuyla değerlendirip bir analiz yapmayı daha uygun gördüm. Halkımız, basınımız ve elbette siyasetimiz hemen maden sektörünün durumunu, maden sektörünün çalışma şartlarını, işte efendim maden sektöründe iş güvenliğini konuşmaya başladılar. Bunların gelip geçici tartışmalar olduğunu bildiğimiz için bir iki yorumdan fazlasını yazmaya gerek görmüyorum. Asıl bana göre konuşulması gereken şey; özel sektörde bu hükümet ile artık iyice ortaya çıkan emek sömürüsü ve devletimizin bu sömürüde ki rolü olmalıdır.

Dünya ekonomisi adına vahşi kapitalizm dediğimiz şeyi de artık buradan uzun uzadıya açıklamaya gerek görmüyorum. Bilmeyen iki araştırma yapsın, yok öyle diyenlerde sktirsin gitsin afedersiniz artık. Sanayi devrimleri sırasında kendi ülkelerine çağırıp sömürdükleri yabancı vatandaşları artık kendi ülkelerine fabrikalar açarak sömürmeye devam ediyorlar kısaca sistem bu. Özellikle nüfusu fazla olan, saat çalışma ücreti düşük olan ve kolay satın alabilecekleri devlet adamları olan ülkeleri çok seviyorlar. Bu sebeple ayağımıza giydiğimiz ayakkabıyı Tayvan’dan, kıçımıza giydiğimiz donu Tayland’dan, taktığımız bereyi Çin’den alıyoruz.

Elbette bu ülkeler bu kapitalist ekonomilerin lokomotifleri. Yani karın tokluğuna çalıştırılıp zorunlu istihdam ile yaşayanlar. Birde bizim ülkemiz gibi hem nemalanan, hemde sömürülen ülkeler var. Ülke saati çok ucuz olmamakla beraber standartlar daha yüksek, daha yakın ve daha kontrollü bir ekonomi bizimkisi. Ortadoğu ile olan ilişkileri ve Rusya komşuluğu da bonus olarak geliyor.

Ülkemizdeki özelleştirme furyası bildiğiniz gibi temelde daha eskiye dayansa da Süleyman DEMİREL ile başladı. Turgut ÖZAL ile yükselişe geçen ve Tayyip ERDOĞAN ile tam gaz yaptı. Kapitalist sisteme tamamıyla geçtiğimiz bu dönemde işin artıları ve eksileriyle düzeni değerlendirmemiz ve neyin ne olduğunu iyi öğrenmemiz gerekiyor.

Yabancı sermayeyi destekleyen ve bu sistemde hızlı büyüme ile zenginleşileceğine inanan özel sermaye iktidarları yaklaşık 40 yıldır hemen hemen bütün yıllarda iktidardalar. Bu adamlar her geldikleri dönem devlet elindeki fabrikaları ya kötü yönetimden, ya gerektiğinden fazla istidam yaratıldığından yada işte başka bir sürü şey söyleyebiliriz (düzensiz sistem, rüşvet, yavşaklık vs.)  satmak istediler. Aslında özelleştirme adıyla devletin zarar eden kuruluşlarının satılması bir seçenektir. Güzeli düzgün işletmektir ama ekonomik olarak satılarak kara ortak olmak veya üretimden vergi almakta bir seçenektir. Daha dengeli istihdam ve hızlı büyüme bu hedef doğrultusunda gerçekleştirilebilir.

Ayrıca gelir seviyesinin hızlı artışı, kapitalist malların daha ucuza alınması alım gücünü artıracaktır insanların. Tabi işin öbür tarafını da anlatmak gerekir. Eşinize “ayyy ne güzel canımm ya” diyerek boynuna atladığınızda taktığınız pırlanta yüzüğün anlatacaklarını dinlemek gerekiyor. Çünkü aldığınız hemen hemen her şeyin saatin, televizyonun, farenin, telefonun, gömleğin ucuza alındığı yerler işte bu kapitalist sistemin köle olarak çalıştırdığı insanlar sayesinde oluyor. O insanların üzerine basarak günümüzü gün ediyoruz belki de.

Ve işte bu sistemin ayağını dünyanın öbür ucundan göremiyoruz. Çok aptalız, aç gözlüyüz ve sanırım umursamıyoruz fazla da. Taktığınız tek taş yüzük için kaç çocuk madenci ölüyor afrikada? Giydiğimiz ayakkabıyı dikerken belkide eli kopan bir Tayvanlı işinden kovuldu veya öldü. Bunlara oralarda dikkat ediliyor mudur sizce?

Neyse hadi boş verelim Afrikayı falan gelelim bu diyarlara. Dediğimiz gibi kapitalist sistemin işleyen çarklarının ilk kuralı ucuz iş gücüdür. İşte bu ucuz iş gücünün sağlanması için yapmayacakları kötülük, satın almayacakları hükümet adamı yoktur. Onlar için her şey paradır. Kısaca; ucuza üretim sağlayarak kendi halkına daha iyi yaşam sağlamayı ve bundan kar elde etmeyi amaçlar. Fakat burada devlet girer araya işte. Devlet, ekonomik gelişmişliği ve kalkınmayı bu şekilde sağlamayı seçmiş olabilir. Ama devlet, bu kar sisteminden ne derece nemalanacaktır? Daha doğrusu vatandaşının ne kadar sömürüleceğine karar verecek olan asıl ana mekanizmadır.

Bizim tespit etmemiz gereken şey nedir? Hükümetimiz yabancı sermaye odaklı bir büyümeye geçmiş midir? Geçmiş ise bu yabancı sermaye odaklı büyümenin kontrolü elinde midir? Yani vatandaşlarını bu vahşi kapitalizme karşı korumakta mıdır yoksa o da bu sistemden yasal veya yasal olmayan yollar ile nemalanmakta mıdır? Bunları iyi düşünmeli ve cevaplarını doğru vermeliyiz ilk önce. Meseleyi “solcu, sağcı” diyerek veyahutta “laikçi, yobaz” diyerek örtmeye çalışmak bizi bir sonuca ulaştırmayacaktır. Yapmamız gereken doğru tespit yapabilmektir. Bu muhafazakarı içinde, solcusu içinde, dinsizi içinde değişmeyecektir. Çünkü sorun vatandaşın sömürülmesi sorunudur buna dikkat çekmek istiyorum.

Bunun üzerinde neden çok duruyorum? Çünkü insanların köle olarak çalıştırılması, sömürülmesi, haklarının yenilmesini gördüğümüz zaman onlara karşı “bu adamlar zaten asyalı gebersinler” veyahutta “bu adamlar zaten müslüman değil hocam” denilemeyeceğidir. İnsan hakkının yemesinin dini, mezhebi, ırkı yoktur. Önemli olan şey bu sömürüye karşı durmaktır, bunu dile getirmektir ve savaşmaktır.

İşte bu düzende konuşmamız gereken konu devletimizin yapması gerektiği gibi vatandaşlarını koruduğu mudur, yoksa büyük şirket patronlarıyla beraber bu sömürge düzenine sesini çıkartmadığı yani ortak olduğu mudur. Ülkemize bakalım öyle midir? İş kollarına bakalım; İnşaat sektöründe, tersanelerde, madenlerde, fabrikalarda, çarşı esnaflarında durum nedir?

Bazı arkadaşlarım bu yukarıda söylediklerime katılarak “Durum nedir peki?” diye sorduğumda ise “durumun iyi olduğunu” söylemişlerdir. Kendi görüşü böyle olsa da ben hiç öyle düşünmemekteyim ve kendisiyle burada ayrılıyorum.

Eğer devletimiz vatandaşının sömürülmemesini isteseydi taşeron sistemini ülkemizde işleme koydurmazdı diye düşünüyorum. Taşeronluk sözleşmeli sömürü düzeninin diğer adıdır. Goodyear işçisinin 4 bin alıp, taşeronda aynı işi yapan adamın 850 almasıdır bu sistem. Devlet buna göz yummaktadır, çünkü patronlar böyle istemektedir.

İşte inşaatlar, işte tersaneler ve işte madenler. Taşeron sistemiyle maliyetlerin gittikçe azaltılmaya çalışılması sonucunda oldukça kötü şartlarda yurdum insanı buralarda yaşam mücadelesi vermektedir. Hadi geçelim orası diyelim özel sektör falan. O zaman devletin buraları düzgün bir şekilde denetlemesi ve gerekli güvenlik önlemlerinin alınmasını sağlaması gerekiyor. Yine kaçak ve sigortasız çalışanların tespit edilmesi, bu tespitlerde tutarlı olunması gerekiyor. Olunuyor mu? Hayır elbette.

Peki fazla dallandırıp budaklandırmayalım. Konumuz iş güvenliği ve işçi sağlığı madem nihayetinde bunlardan bahsedelim. Ben de bir B sınıfı İSG uzmanı olarak durumun ne olduğunu iyi bilenlerdenim. Yazının en başında belirttiğimiz gibi konuşulması gereken şey ülkemizdeki iş kazalarıdır. Her sektör güvenlik konusunda yerlerdedir ve bunun tek sebebi yaptırım uygulamayan devlettir. Neden devlettir peki? Bunu da ikinci yazımızda anlatacağım kısa zaman içerisinde.

HSYK Diyoruz

Aslında bir önceki yazıyı bağlayıp konuyu kapatacaktım ama yazı uzadı HSYK ya gelinceye kadar çok şey yazdık. Bu sebeple asıl meseleye ve yorumlarımızı dile getiremedik. İlk önce HSYK nedir bunu bilmekte bir yarar var. Gerçi yapısı ve oluşumuyla ilgili gerekli bilgileri kendi sitelerinden vermişler. Kısaca özetlersek işte davalara bakan hakim ve savcı atamalarının yerlerini belirlemek, gerek görülürse değiştirmek ve incelemek üzerine kurulmuş bir yapı. Yani yargı bağımsızlığını sağlayacak en temel kurumlardan bir tanesi.

Hafızamız balık olduğundan anasını satayım şöyle 4 yıl evvele gidelim 3 yılda olabilir neyse referandum zamanında işte bu HSYK yapısı değiştirildi arkadaşlar. Zamanında birçok referandum maddesi gibi bu madde kanunları da tartışıldı. 2010 yılında HSYK değişikliğiyle ilgili bu görüşmelerden değişik beyin fırtınaları ortaya çıktı. Hükümet “bu yapı belli bir zümreye ayrıcalık tanımakta, savcı hakim atamalarında tarafsızlığa gölge düşürdüğü gibi HSYK üye seçimlerinde de haksızlıklar yapılmaktadır. Yeni sistem ile HSYK üyelerini yargı çalışanları kendileri oy kullanarak seçecekler ve böylece demokratik yapı kuvvetlendirilecektir” demişti. Muhalefet kanadı ise bu seçime kuşkuyla yaklaşmış, HSYK başkanı olarak adalet bakanının yoksa müsteşarının atanmasına tepki göstermişti.

Ne olduğu malum. Referandum sonrası kabul edilen torba yasalar ile (torba yasa saçmalığını da konuşuruz bir ara) HSYK kanunu çıkarılarak yapısı değiştirildi. Her ne kadar toplantılara direkt katılamasa da başkan olarak adalet bakanının orada ne işi olduğu haliyle eleştirilmişti gerçi halada eleştiriliyordu. Bu söylediklerim bu son olaylardan önceki meseleler ha karıştırmayın. Tabi ortada ilginç bir durum da var. HSYK başkanı gündem maddelerini değerlendirip belirliyor mesela!! Yoksa müsteşarı belirliyor, yoksa toplanıyorlar ama karar alamıyorlar iyi mi :) Tabi artıları da var. Mesela artık seçimle kendileri belirliyor birçok üyeyi yargı mensupları. Ve başkan birçok atama değiştirmeye falan direkt olarak karışamıyor. Yani öyleydi öyle zannediyorduk.

Güzel günlere ulaşacağımız, yeni bir demokrasiye araçlarımızı duble yollardan sürerek gideceğimiz hükümet tarafından dile getirilirken muhalefet ve bazı medya yazarları bir uyarıyı dile getirdiler o zaman. Dediler ki “ya bu HSYK üyelerini biz oylar ile belirleyeceğiz ama cemaatin yapılaşması var bu kurumda. İlerde hatta şimdi bile bu seçim sisteminde HSYK tarafsızlığını tümden yitirebilir” ve dediler ki “adalet bakanının yetkileri sınırlandırılmış gözükse de gündem maddesi bakan tarafından belirlendiğini ve bakan veya müsteşarı olmadan karar alınamayacağını söylemek gerekir. Bu yapı demokratik hukuk devletini tam olarak özümseyememiş ülkelerde tehlikelidir”. Elbette hükümetimiz yine madalyonun öbür yüzlerini göstererek “e ama İsveçte’de böyle bakın Fransada’da şöyle” vs. diyerek benzin zammı açıklaması gibi bizi yine kandırdığını zannediyordu.

Ulan İsveç’te öylede İsveç’te yargının içine sızan cemaat yapılanması mı var? Fransa’da başbakan çıkıp “efendim biz yasa çıkaracağız ama anayasa mahkemesi engelliyor zihniyetleri farklı” diye açıklama mı yapıyor? Orada belli şeyleri aşmışlar artık. İnsanların korktukları şey yargı bağımsızlığının bizim gibi gücü ele geçiren kesim tarafından işgal edilmesi, kontrol edilmesidir. Bu sebeple bazı avrupa yargı organları ve AB, adalet bakanımızın bu yapı içerisinde bulunmasına sıcak bakmamışlardır. AB her uyum sürecinde bunu dile getiriyor zaten.

Yani İsveç’i çıkarın arkadaşlar kafanızdan aha yukarıya bakın yani bir İsveç ile biz bir miyiz? Elbette bunları konuştuk biz geçti gitti dedik ya. Tarihler 17 aralık 2013 gösterince yolsuzluk dosyaları birden ortaya saçılıverdi. Başbakan “dün akşam uyuduğumda bir şey yoktu sabahleyin bir kaşıntıyla uyandım baktım ki mantarmış” diyerek birden ülke içine gizlenmiş bu yargı polis yapılanmasından bahsetmeye başladı. Ülkemizin geldiği bu ileri demokratik durumdan nasıl bir sonuç çıkarılabilir ki arkadaşlar?

Bir yanda ciddi demokratik sorunları olan, din sömürücüsü ve kapitalist bir liderin belkide muhtemel yolsuzluk dosyalarını silme çabasını görürken, diğer yanda ise demokratik hukuk devletinin temel direkleri olan yargı ve polis içerisinde yapılanmış, geçmiş dönemde Atatürk ve cumhuriyet ile sıkıntıları olduğu bilinen Gülen cemaat örgütünün belkide muhtemel sahte dava ve delillerini ortaya dökme çabasını görüyoruz. Bu olaylar tam anlamıyla bir rezaleti ve artık dibe vurmuşluğu gözlerimizin önüne seriyor.

Ve anlıyoruz ki bu olaylar neticesinde geçmişte kulislerde konuşulan “cemaat yargının içinde abi” lafımızın ciddi elle tutulur tarafı var artık ve bas bas bağırıyor. İlk önce bunun üstünde duralım. Demokratik hukuk devletinin temeli yargı bağımsızlığı ve özgürlüğüne dayanmaktadır. Vatandaşlarını özgürce yargılayamayan, yeterli cezaları veremeyen ve hükümetin veya herhangi bir oluşumun güdümüne girmiş olan yargı/polis kurumu adalet mekanizmasını hakkaniyetiyle yerine getiremez. Gerçek ve adil yargılamayı sağlayamayan devlet saygısını yitirir. Sonuçta insanlar adalet duygularını yitirerek kendi hukuk ve değer yargılarını insanlara dayatmaya başlarlar. Karışıklıklar, haksızlıklar ve boşa harcanmış suçsuz binlerce belki insan bu adaletsiz yargılanmaların kurbanlarıdır. Bu sebeple devlet içerisinde hangi kesime hitap ederse etsin bir tarafı destekleyen, kayıran ve ona ayrıcalıklar veren yargı sistemi kabul edilemez. Bu devlet dibine yerleştirilen bombadır unutmayın. Diğer yanda ise tahminimiz üzerine cemaatin yargı ve polis içerisindeki yapılanmasına ses çıkartmayan bir hükümet karşımızda duruyor bunu da söyleyebiliriz. Kendileriyle anlaşamayınca yapılan saldırıları “yalan, komplo, faiz lobisi” söylemleri hiç inandırıcı değil. Ortaya atılan bu yolsuzluk haberlerinin bir kısmı bana göre muhtemelen doğru olmalı. Elbette milyon dolarların döndüğü bu pazardan payını alacak olan vekiller, bakanlar, müdürler olacaktır. Ama davanın boyutları sanki Ergenekon veya Balyoz davaları gibi herkese özellikle çamur atmaya yönelik işaretlerle dolu. Bunu daha öncede görmüştük ve bu iftiraların belkide acısını hükümet şimdi çekmekte sanırım. Akıllanmışlar mıdır peki? Sanmıyorum…

Peki bu yargıdaki oluşum neden yaratıldı? Bir yapı neden oluşturuldu? Önceki cümlelerde söylediğimiz gibi sebebi demokratik olmayan yapımızdan dolayı mevcut iktidarların kontrol mekanizmalarını kullanma istekleri. İşte “HSYK seçimleri oy ile olsun” denilip peşinden “ama adalet bakanı da başkanı olsun” denmesinin sebebi bu! Kontrol etme isteği hafiften. Zaten cemaat ile beraber hareket ettikleri için yargıda ve poliste yapılanmayı kabul ettiler. Zamanla düzelir diye düşündüler daha doğrusu eskilerden zamanla kurtuluruz dediler zaten öylede olacaktı son olaylara kadar.

Tabi bu davalar ile beraber soruşturmaya inanılmaz bir müdahele geldi hükümetten. Görevden alınan polis emniyet müdürleri, savcılar falan derken işin açıkçası bku çıktı. Ne yargı kaldı ortada, ne bağımsızlık. Hükümetin yargıda yapılanma söyleminden sonra bunları yapması son derece doğaldı. Lakin bu hukuksuz görev yeri değişikliklerine HSYK toplanıp bir bildiri yayınladı. Özeti de okunabilir. Buna hükümetin cevabı sert oldu haliyle. Adabazarında verdiği gaz ile coştukça coşan başbakanımız HSYK hakkında bizim okuldan suç duyurusunda! bulundu. Bülent ARINÇ yine sırıtarak “yapılan bu açıklama yargıya müdehaledir ve hukuksuzdur” dedi.

Son olayları biraz daha ayrıntıladım ki atlamayalım hiç bir şeyi. Bu açıklamada hükümet HSYK’nın hukuksuz bir şekilde bildiri yayınlamasının yargıya müdahele olduğunu söylüyordu haklı olarak. Haklılar, çünkü HSYK başkanı veya müsteşarı onaylamadan bu bildiriyi yayınlayamıyorlar veya karar alamıyorlar gündem belirleyemiyorlar adamlar. İşte bu hukuksuzluğu protesto ediyor bazı avukatlarda ülkemizde.

Sormak lazım elbette o açıklamayı yapan avukat arkadaşa; “Arkadaşım haklısın HSYK başkan olmadan bir karar alıp bildiri yayınlayamaz bu kanuna aykırıdır. Lakin HSYK başkanı adalet bakanı değil midir? Adalet bakanının ne işi var HSYK’nın başında? Hükümete yöneltilen bir yolsuzluk suçlamasından sonra adalet bakanının bunları bilerek katılmadığı toplantı sonrası bu adamlar bir karar alamayacaklar mı yani? Bu saçma değil mi güzel kardeşim? AB uyum yasalarında her seferinde bu durum dile getirilmiyor mu?” diye. Soran yok tabi bunu bik bik konuşuyorlar neyi protesto ediyorlar ise. Ulan savcı, hakim atamalarıyla ilgili son tekliflerin ne hukuk ile ne adalet ile bir ilgisi yok bir kişi protesto etmiyor, HSYK başkanının katılmadığı toplantıda karar alınca yargıya müdahele etti diyerek protesto ediyor. Ne ayaksınız olm siz?

Tabi son HSYK yapı değişikliği taslağı artık işlerin garip bir hal aldığının göstergesi olmaya başladı. Hemen söyleyelim bu yapı değişikliği normal bir yapı değişikliği değildir. Dikkat! Bu değişikliğin özü kısaca “biz istediğimizi HSYK ya seçeriz, istediğimizi istediğimiz gibi atarız, istediğimiz adamı savcı atarız istersek görevden alırız kralız lan biz” dir. Aklı mantığı olan bir insanın bu değişikliği kabul etmesi zaten beklenemez. Kabul edenler siz ayrılın arkadaşım sizin olayınız farklı muhtemelen sizin demokrasiyle hakla işiniz yok hadi anam.

Fakat insanların yakalayamadığı bir şey var. 10 ocak 2014 günü HSYK başkanvekili Ahmet HAMSİCİ bu durum ile ilgili açıklama yaptı. Bizim şerefsiz basın bir kelimesini bile konuşmadı bu kadar satılmış uyuşuk ibne medya ben hayatımda görmedim. Adamı dinlerseniz benim düşündüklerimi söyledi ki bu durum benim müdür oluşumdan kaynaklanıyor olabilir. İşte adalet lazım, yapı değişikliği kabul edilemez ve anayasaya aykırıdır vs. Ama sonda bir şey söylüyor beyler bayanlar. Yazayım;

“Teklif kanunlaşır ve yürürlüğe girerse HSYK’nın tüm çalışanlarının görevi sona erer. Üyelerin dairelerdeki görevleri iptal olur. Bakan 2-3 gün içinde yeni Kanuna göre atama, tayin, seçme gibi yetkilerini kullanarak kurulu yeniden dizayn eder. Bu arada kanun Anayasa Mahkemesine götürülür. Anayasa Mahkemesi kısa süre içinde yürütmeyi durdurma verebilir ve ardından da iptal edebilir. Ancak bunun bir anlamı olmaz. Zira iptal sonrası eski kanun hükmü yürürlükten kaldırıldığı için uygulanamaz. Yeni kanun hükmü de iptal edilmiştir. İptal edildiği gün itibariyle yeni kurulan yapı ise o şekliyle kalır. Ta ki yeni bir kanunla düzenleme yapılıncaya kadar. İktidar Partisi de bu düzenlemenin anayasaya aykırılığını ve sonuçlarını bilerek bu düzenlemeyi yapmak istemektedir.”

Gördüğünüz gibi hükümetimizin amacı mevcut yapıyı bu şekilde değiştirmek değildir. Zaten bunun anayasa mahkemesi tarafından iptal edileceğini biliyor badem bıyıklılar. Amaçları mevcut HSYK kadrosunu komple değiştirerek tümden kendi ekibini oraya monte etmektir. Bu sayede “gelsin savcı gitsin avcı” dönemine girerek hem “efendim referandum ile halkımızın oylarıyla belirlenen HSYK seçimlerinin sandık ile yapılmasını sağlamıştık. Sonradan yeni kanun teklifini oluşturduk ama anayasa mahkemesi kabul etmedi. Bizde geri adım atıyoruz demokrasinin gereği budur ehehe” diyerek millete yalan söyleyecekler, hemde bu yapıyı sahte bir kanun teklifiyle değiştirerek yargı bürolarında cirit açacaklardır. Bu şerefsizliğin, ahlaksızlığın, tükenmişliğin artık doruk noktasıdır ve gelinen nokta bizim için hiç iç açıcı değildir.

Kabul edelim yargı ve polis içerisinde yapılanmış cemaat grupları kesinlikle temizlenmelidir. Lakin bunun kullanılarak komple yargı denetiminin iktidar tarafından ele geçirilmesinin de önüne geçilmelidir. Demokratik hukuk devletinin ayakta kalması için bazı ayakları bağımsız olabildiği kadar bağımsız olmalıdır. Bu ayaklar çeşit çeşittir. Cumhurbaşkanlığıdır, bakanlıklardır, meclistir, ordudur, polistir, yargıdır, YÖK’tür, medyadır vs. Mevcut toplum yapımız ve insanımız demokrasiyi bilmediği ve onu “ben kazandım seçimi artık benim dediğim olacak ne güzel ekerekeke” diye algıladığı için  iktidara gelen parti bu ayakları ele geçirmeye çalışır. Tarihte hep böyle olmuştur şimdi de böyledir. Bu iktidarların amaçları demokrasiyi kuvvetlendirmek özgürlüğü serbest bırakmak değildir. Amaçları bu devlet mekanizmalarını kullanarak gücü ellerinde tutmak, alttakini ezmek, yeri gelirse bu gücün içinde ballı kaymağı da götürmektir.

Şimdi bu yapıda mevcut iktidarımızın durumuna bakarsak ellerinde olmayan gücün sadece yargı ve polis birimleri olduğu anlaşılmaktadır. Bu yapıları dolaylı yoldan yani cemaat eliyle kontrol eden hükümetimiz artık neden olduğu bilinmez bir çatışmayla birbirlerine savaş açmışlardır. Peki kim kazanacak? Dedik ya kazanan olmayacak işte yine bizim mal insanımız kaybedecek afedersiniz. Ben böyle deyince alınıyor bazı arkadaşlar ciddi ciddi. Sen iki kitap okumayacaksın, kapitalizmi bilmeyeceksin, dünyanın sermaye piyasasından haberin olmayacak, bilgi birikimin internetten kopyala yapıştır şeklinde olacak ondan sonra “efendim ben mal değilim bana saygı duyacaksın”. Duymuyorum arkadaşım kusura bakma. Sen domatesi çiftçi kaça satıyor bilmiyorsun, tarım ne halde, dış borç ne halde haberin yok. Başbakan diyor ki “faiz lobisinin oyunları halkbanka saldırı bunlar” falan. Ulan borsada şirketimiz mi var bizim? Halk bankası fonları kimin elinde bizim elimizde mi? Bankalar ve borsa yabancı şirketlerin elinde ey bre cahil insan. Artık eskisi gibi değil işler. Ekonomik darbeyi bu şirketlerde yiyor hatta asıl onlar yiyor! Hala yok faiz lobisi yok yabancı bilmemnesi. Madem çok şikayetçisiniz faiz lobisinden borç almayın. Adamlardan her yıl milyarlarca dolar borç alıyorsunuz.

Neyse lafı uzattım yine sinirlendim bak. Efendim gidişat cemaat kazanırsa da hükümet kazanırsa da iyi değil. Cemaat kazanırsa yargı içerisindeki bomba yaşamaya devam edecek. Hükümet kazanırsa, hükümete soruşturma açan adamı hükümetin adamları belirleyecek. Medyası suskun, üniversitesi suskun, cumhuru suskun, polisi suskun ve yargısı suskun bir ülke olacağız. Bunun adı demokratik hukuk devleti değildir ve bu yapıdan gittikçe uzaklaştığımızın işaretlerini almaktayız ama sınırdayız sanki artık. Yani yarın uyansak televizyonu açsak başbakan “artık ülkede demokrasiyi kaldırıyorum benim tek adam” dese normal karşılayacak vaziyete gelmişiz o denli yani. Devam ederiz estikçe yazmaya bakıyorum 5 saatte yazmışım bunları kolay değil saygı duyun bana…

Bildiğin Holuwud Filmi

Valla uzun zaman oldu beyler ama dedim ya peş peşe yazarız arada yazmayız falan ama içimizden gelmesi lazım. Bloğu boşladık böyle şeyler bir hevesle gelip geçiyormuş gerçekten. Aslında yazıp söylesem her gün bir şeyler konuşuruz kah siyaset kah spor kah bilim ama burada olmuyor. Çünkü yazı yazmak için zaman ayırmak lazım ki yazı konuşmak gibi değil. Kaynağıyla bakmanız, cümleleri düzgün kurmanız falan lazım. Haliyle buradaki basit bir yazı bile 1-2 saatimizi alıyor beyler. Bunu yazacağıma kitap okuyorum geziyorum falan. Zaten moraller de bozuk. Kurstu işti sınavdı azımıza sçıldı yıl sonu. Devamda ediyor zaten. Aslında tarih konusu başlığında bekleyen yazılar var hazırda ama düzenlenmesi lazım. Onları ara ara yayınlıcam ilerde. Lakin 1700 civarında bitiyor tarih bölümümüz. Ohooo çok var oraya kadar gerçi. Devamına sonra gireriz belki başka yıllarda onları yayınlayalım da.

Neyse uzun zamandır yazmıyorum aslında siyasetten uzak duruyorum uzun zamandır. Bıraktım diyebilirim. Lakin Tayyip başkan bırakmıyor yakamızı. Ülkede yıl sonu yaşadıklarımız, ortaya atılan iddialar ve soruşturmalar ile beraber yaşadıklarımız bildiğin film senaryosun şeklinde gelişiyor. Gariptir bu senaryonun kazananı olacağını sanmadığım halde muhalefet kanadı durumu sırıtarak seyretmekte. Kaybeden yine ülkemizin garip vatandaşı olacaktır. Yanlış anlaşılmasın. Başbakan gibi “ülkeninnnnnn kaç milyar doları yurt dışına gitti bunun hesabını soracağızzz” demiyoruz. Atıp tutmaya gerek yok. Kaybeden ülkemizin insanı olacak. Biraz daha az demokrasi, biraz daha monarji belki ve biraz daha en önemli olanını yani hukuğumuzu kaybedeceğiz.

Olayları kısa bir özet şeklinde anlatalım isterseniz. Ortaya atılan darbe planları ve ergenekon davaları daha dün gibi aklımızda. Gerçi içeride yatanlar için pek dün değil ama napalım işte burası T.C. Bu davalarda kim haklı kim haksız tam bilemiyoruz. Davaların gelişiminde hükümet tarafı ordu içerindeki darbeci kesimin nihayet tutuklandığını, savcıların, hakimlerin ve polislerin vatanperverliğini överken, muhalefet tarafı orduya kumpas kurulduğunu ve bu durumun hükümet bilgisiyle cemaat tarafından yaptırıldığını dile getirmişti. Bunlar arasında benim naçizane fikrim ise; dava soruşturmalarının gerçekten belkide darbe planlanmasına yönelik olduğu ve devlet içerisinde gerçekten de belki bir yapının oluşmuş olabileceğiydi. Ki geçmişte nede güzel oluştuğunu gördük. Fakat bir diğer nokta ise yine bana göre iktidarın bilgisi dahilinde belkide umursamaması dahilinde kendilerine muhalefet eden kim var ise bu davaya çektikleri, bilerek davayı karıştırıp belkide sahte deliller ile suçsuz insanların susturulmaya sindirilmeye çalıştıklarını söyleyebilirim.

Peki neden yargımıza güvenmemiştik de bu şekilde bir kumpas kurulduğunu düşünmüştük? Çünkü etrafımızda gerçekten ideolojik odaklı kişilerin yargı ve polis içerisinde örgütlendiğini gördük, duyduk ve dinledik. Bir çok örnek vardı ve hala var. Mesela içlerinden birisi olan belkide Hanefi AVCI kitabında bu yapıdan bahsetmişti bir tutam. Gerçekten temiz duygulara sahip olan belkide bu insanların bazılarının artık vicdan ve adalet düşüncelerinden ziyade kendi yapılarının sözlerini dinlediğini, kanunsuz dinlemeleri, aramaları, sahte delilleri, rüşvet olaylarını vs. dile getirmişti. Bu yapının tehlikesini falan anlatmıştı aslında da kimse kitap okumadığından anasını satayım kendi çalmış kendi oynamıştı. Sonradan onuda “ergenekoncu” yaparak içeri tıkmışlar kim doğru söylüyor, kim yalan söylüyor ortada kalmıştı.

Bu noktada şu haksız diyemeyiz ki hukuk devletinde bunu söyleyemememiz ne yazık ki durumun vahimliğini ortaya koymaktadır. Çünkü yargı ve polis içerisinde gerçekten örgütlendiği görülen cemaat kadrosunun bunları yapabileceği elbetteki mantıklıdır. Ortada olan yargı kararlarına ne kadar güvenilebilir? Ve bana göre tutuklu olan birçok insanın ilerde çıkacağı ve insan hakları mahkemelerinde tazminatlarını alacağı açıktır. Elbette onların içerideki kaybolan yılları geri getirir mi bu para? Zor görünüyor ama zaten bu şekilde kördüğüm davayı yaratanların amacı içeri attıklarını sindirmek olduğu açıktır.

Efendim sonra bildiğiniz gibi bu polemikleri unuttuk geçti gitti derken 2013 başlarında başlayan bir sürtüşme ayyuka çıkmaya başladı. Adabazar ve birçok yerde yurtları, okulları, dersleri ve kurs yerleri olan Gülen Cemaatinden bazı çocuklar hükümet ile bir sürtüşmenin olduğunu dile getiriyorlardı. Ama beklenti elbetteki düzeleceği yöndeydi. Neden olduğunu bilemediğimiz bu sürtüşme ki güç savaşı gibi görünüyor başbakanın birden “dershaneleri kapatıyoruz dershane neymiş arkadaşım” açıklamasıyla büyük bir gerilime dönmeye başladı. İşte bu sıcak saatlerde hükümet tarafı “ne alakası var arkadaşım cemaatle falan biz eğitim sisteminde bir düzenleme getiriyoruz” açıklaması yaparken gülen tarafı ise “ya öyle çokta önemli değil ama kapatılmasın dayı ya akıllı olun” tarzı açıklamalar ile bildiğin çamura yatmaya başlamışlardı.

Neyse sonradan cemaatin bıyıkları yeni terlemiş üniversiteli yurt gençleriyle yaptığımız söyleşilerde “abi bu başbakan iyice kendini padişah sanmaya başladı” ile başlayan “tek adam olmak istiyor yanında kim güçlüyse devirmek istiyor bu demokrasi değil her yeri kontrol edemezsin abi” ile devam eden “kadrolarımıza saldırı var engellemeler var abi bunları duyuyoruz bu kadar kuvvetlenmek iyi değil” ve son olarak “abi dersanelere sardılar bu ülkede sorun bu mu? İşsizlik ne halde, asgari ücretin durumu nedir? Dış işlerinde çok kötüler, iç işlerde çok kötüler bunlarla ilgilensinler” ile biten cümleleri duyunca ciddi ciddi bir fırtınanın geldiğini anlamıştık 2 ay evvel. Tabi bu arkadaşlar “haklarımız, eşitliğimiz, yukarıda Allah var” nidalarıyla konuşurlarken bende kendilerine “e güzel kardeşlerim siz sürekli bu hükümeti desteklediniz yıllarca onlar size siz onlara yardım ettiniz. Ülkede 1 yıl evvel işsizlik yok muydu yada asgari ücret yüksek miydi? 1 yıl evvel demokrasi vardı, yargı eğitim sistemi süperdi, herkes özgürdü falan ülke büyüyordu hani! Bir tane yazı yazdı mı sizin gazeteniz? Şimdi dershaneler kapatılmaya çalışılınca, sizin cemaate çomaklar belli ki sokulunca ortaya çıkıp söylediklerinize kim inanacak?” diye sorunca evelediler gevelediler ama bir cevap veremediler tabi.

Sonradan yaşadıklarımız ise olayın rengini değiştirdi birden. Sabahın köründe gözaltına alınanlar, baskınlar, kutular falan ohooo bir sürü iddia, suçlama ki öyle böyle yolsuzluk iddiaları değil. Dinlemeler, kamera kayıtları, telefon görüşmeleri, banka hesapları vs. dava geniş yani. Benzer bir şekilde tıpkı 5 yıl evvelki darbe davasındaki gibi üstlerine gidiliyor yine bu şüphelilerin.

Peki neler oldu? Bu iddialar karşısında bu sefer muhalefet tarafı ilginçtir gerçi ilginç değildir normaldir yaşananları bildiğin deniz karşısında rakı+balık keyfi yapar gibi izlemeye başladı. Savcıların, hakimlerin ve polislerin işlerini yapmaları gerektiğini baskı uygulanmamasını istiyorlardı. Yani 5 yıl evvel istediklerinin tam tersini istiyorlardı. Aynı savcıya bu sefer inanamılmaz bir güven vardı belli ki. İktidar ise ilk şapşallığını üzerlerinden atamayarak “hırsızlık veya yolsuzluk var ise kimin suça bulaştığı mahkemelerde belirlenir” gibi cidden demokratik!! bir açıklamadan hemen sonra ki gün “evet herkes yargılanıp suçluysa cezasını çeker ama yargının polisin içerisinde bildiğin paralel devlet yapısı var hacı hepsi yalan” diyerek gerçek demokratik hukuk kimliklerine geri dönüş sergilediler. Tabi ilginçtir devlete paralel yapı nedir? Ulan paralel dediğin senle beraber gider birbirini kesmez iki doğrudur paralel. Bu bildin seni kesmiş işte.

Sonrasında yalanın bini bir lira arkadaşlar siyasi cephemizde bildiğin komedi/gerilim filmi gibi şerefsizim. Daha dün yargının bağımsızlığını dile getiren, davaların takipçisi olan ve hakimlere polislere teşekkür eden başbakan, bugün kendi taraftarlarına soruşturmalar açılınca yargı ve polis içerisindeki örgütsel yapılanmadan bahsediyor. Daha dün cemaatin orduya savcılar ve polisler ile saldırıldığını, sahte deliller ile davalar açıldığını söyleyen muhalefet, bugün aynı savcı soruşturmayı açtığı halde bu soruşturmaların devam ettirilmesini savcı, hakim ve polislerin üzerinde oyunlar oynandığından bahsediyor.

Lan olm siz nasıl insanlarsınız la? Tamam siyaset falan filan ama bu kadar salak yerine konulmaz bir millet. İnsanlar fikirlerini belki değiştirebilirler zamanla. Olur böyle şeyler hani hırsla savunduğunuz bir şeyi daha yumuşatabilirsiniz. Ama söylediğiniz fikirlerin 180 derece tersini ertesi gün söyleyemezsiniz!! Böyle din değiştirir gibi olmaz beyler ayıptır, yazıktır günahtır yapmayın artık.

Konumuza dönersek bence daha vahim bir şekilde son yaşadıklarımızı iyi değerlendirmemiz gerekiyor. Bu fikirleri üreten kişiler kahvede ilkokul mezunu Ahmet ile orta okul mezunu Mehmet değil. Bu adamlar parti liderleri. Bazıları vekil, bazıları bakan ve bir tanesi de başbakan! “İkisi tartışır yargı karar verir dayı sakin olalım” bir durumu yok çünkü taraflardan birisi “ben haklıyım benim dediğim olacak” diyerek kendisine yöneltilen suçlamalarda dosyaları hazırlayacak, delilleri toplayacak ve bunları değerlendirecek yapıyı komple değiştirmek istiyor ve hatta değiştiriyor!

Medya sus pus olmuş ve bu durumun hala ne anlama geldiğini anlayamamış görünüyoruz. Elbette bu satılmış medyayla anlamamız beklenmiyor ve bu durum değerlendirmesini ikinci yazıya bırakarak yakında ikinci yazıyla devam ediyorum yazıya. To be counted…

On İki Garip Adam

İşlerimiz dolayısıyla uzun süredir yazamadığım ama satır başı attığım konu var yine gündemden. Geçen hafta basketbol camiası içerisinde yaşanan milli sporcumuz Cenk AKYOL’un takımdan kesilmesiyle ilgili. Fazla uzun olamayacağı muhtemel yazımda hafif Cenk’i tanıyalım hafifte konuya girelim.

Açık söyliyim ben Cenk AKYOL’u hiç sevmem. Hani derler ya “ben bunun babasını da sevmezdim” aynen öyle. Çoğu kişiye hayatımda hep objektif yaklaşmaya çalışıyorum, eksi puanları vermemeye çalışıyorum ama olmuyor. Bir kere ayar olmama sebep konulardan birincisi alt yapılarda diğer birçok sporcumuz gibi yeterli potansiyeline rağmen kendini geliştirememesi aklıma geliyor. Elbette bu bizim milli sporcu hastalığımız bir bakıma. Alt yapı milli takımlarımız basketbolda futbolda veya neyse artık tozu dumana katarken üst yapıya çıkınca benzer gelişimi gösterememesi elbetteki sporcularımızın da suçu ama en büyük suçlu bu adamları yetiştirme görevinde olan hocaların suçu. Neyse bu farklı bir tartışma konusu haliyle. İkinci sebep ise potansiyelini gösteremediği halde garip bir şekilde milli takıma sürekli çağırılması!

Arkadaş bu adam formsuz olabilir, ceza yemiş olabilir, takımında bütün sezon beş dakka süre almış olabilir efendim ne bileyim hastalanır basur falan olur yok! İllaki en tepe başında milli takıma diğer formda arkadaşlarının arasında seçilir Cenk AKYOL. Bu konuyla alakalı yani uzun süredir milli takım hocalığımızı yapan Tanjeviçin ilginç tercihleri vardır biliyorsunuz. Bir çok eleştirimize rağmen ama dikkat edin bizim sağda solda yaptığımız üç beş kişinin eleştirilerinin haricinde kimsenin medyada bir şey diyemediği bir adamdır aslında Tanjeviç. Bu sebeple sürekli kadroda olan bu çocuğu seviyor demek ki dedik.

En son yıllarda yaşadığımız şey ise Cenk AKYOL’a olan sinir potansiyelimizi daha da artırdı. Haliyle Fenerbahçe voleybol takımındayken çıkmaya başladığı Naz AYDEMİR’le olan birlikteliği canımızı sıktı :)

İşte bu geçtiğimiz yıllar içerisinde sinirlerimizi iyice geren Cenk AKYOL’un milli takımı kadrosuna alınmamasına nihayet sevindim ve şaşırdım elbette. Çünkü adam belkide kariyerinin en iyi basketbolunu oynarken ne olmuştu da milli takıma alınmamıştı?

Geçmiş yıllarda bazı oyuncuları kendi kişisel anlaşamamazlıkları sebebiyle takıma dahil etmediğini de biliyoruz ve buna saygı gösteriyoruz. Çünkü bir hocanın seçimleri bana göre kendi kişisel seçimleridir. Kimisi bir oyuncunun üstünden skoru yapar ve diğerlerini görev adamı gibi kullanırken, kimisi bunu takıma dağıtır. Kimsi 6-7 kişi ile kadroyu çevirirken, kimisi 12 kişiye de eşit süre verir. Bunlar hocanın tercihleridir ve saygı gösterilmelidir. Elbette Tanjeviç’in bizim takımı Uganda milli takımı zannederek 10 yıl sonraki şampiyonaya kadar bekletmesi ve başarıyı buna yönlendirmesi eleştirilir ama arasında ki farkı iyi analiz etmek gerekir diye düşünüyorum.

Lakin basketbol milli takımımızın bu durumu öyle Ferguson’un Tevez’i göndermesi gibi elit hoca statüsünde gelişmemiştir. Yani Tanjeviç gerçekten de bazı oyuncuları kendi sistemi içerisinde iyi oynayacağını düşündüğü için formsuz olsalar da takımına davet etmiştir. Bazı oyuncuları da iyi durumda oldukları halde kendi kararıyla takıma dahil etmemiştir. Tabi her zaman kazın ayağı öyle olmamıştır bildiğimiz üzere. Geçmişte bazı oyuncuları federasyon ile alakalı şekilde veya başka sebepler dolayısıyla kadroya dahil etmemiştir. Örnekleri vardır unuttuk artık çünkü uzun yıllar geçti. Mesela işte Hüseyin BEŞOK çok formda olduğu bir dönemde ve milli takımın sırtı dönük pivota ihtiyacı olduğu bir dönemde kadroya alınmamıştı. Sonra pivotumuz neden yok turnuvada diye ağladığını hatırlıyorum yorumcuların. Yorumcular dedim de bir medya mensubu bile bu olayı dile getirmemiş, bu kişisel sebeplerden takıma alınmayan oyuncular ile ilgili söz söylememişlerdir.

İşte basketbol federasyonunun kendi zevkine göre karar almasını eleştirmeyen medya dahil milli takım camiası da güvenilirliğini yitirmiştir. Bazı yalanlarının bile ortaya çıkmasından gocunmayan insanların başkanlık yaptığı basketbol federasyonumuz yazının başında belirttiğimiz gibi dingonun ahırıdır adeta.

Şimdi gelelim Cenk mes-e lesine (başbakan gibi yaptım bakalım hitapta etkili olacak mı :) arapça ya bizim dilimiz “mes-e lesi” diye okuyor). Olay Cenk AKYOL’un Galatasaray ile kazandığı lig şampiyonluğunda mikrofonlara konuşmasıyla başlıyor. Aslında basit bir iki soruya cevap verecekken gördüğü NTV mikrofonunu demetten ayırıp yere bırakıyor. Bunun sebebi olarak belli ki Taksim parkında ki bizim de daha önce bahsettiğimiz gezi parkı direnişini göstermemeleri sebebiyle protesto etmek için yapıyor. Yani “ben sizi yok sayıyorum size konuşmam, kaale almam bundan sonra” demek için yapıyor.

Peki sonra ne oluyor? Konuyla ilgili Yiğiter ULUĞ çok güzel bir yazı yazmış. Bu kadar güzel bir yazının üstüne çok bir şey yazmayacağım. Burada bize düşen durumu değerlendirmek olmalı. Cenk’in takıma alınmama sebebinin iyi niyetli bir şekilde düşünürsek “takımın takdiri” ne bırakabiliyoruz mantıksal olarak. Fakat mantıksal olarak, Türkiye’de bu hareketi yaptıktan sonra pislik bir şekilde ceza yenmiş olabileceğini de düşünüyoruz. Peki hangisini seçelim? Hocanın takdiri midir bu olay yoksa yaptığı hareketten dolayı mıdır? Bunun cevabı zaten çok açıktır. İlerisini gerisini çok fazla konuşmamıza gerek görmüyorum. Basketbol federasyonu yine geçmiş yıllarda olduğu gibi birilerinin kuklası gibi hareket etmiştir bana kalırsa. Sporu siyasete bulaştırmadan yöneticilik yapmak gerekmez mi? Bir sporcu hayatında yanlış gördüğü şeyleri söyleyebilir, bir şeyleri protesto edebilir hatta cezasını kabul eder ise maça bile çıkmaz bu adamın kendi kişisel sorumluluğundadır. Takımı eğer yaptığının yanlış olduğunu düşünüyor ise uyarır gerekirse ceza verir. Bunlar profesyonel insanların yasal yaptırımları ve hukuksal kuralları dahilinde yapılır.

Ama bir federasyon, hükümet veya hoca grubu kendisi siyasi düşüncesine ters diyerek, kendisini protesto ettiği için bir sporcunun milli olmasını engelleyemez. Engellemeye teşebbüs etmek hatta bunu dile getirmek bile çok büyük ayıptır ve kabul edilemez. Siyasi düşüncesi ne olursa olsun bu yapılmamalı. Yani mesela taksim olaylarına destek vermeyen sporcuyu da milli takıma mı çağıracaksınız o zaman?

Elbette bu söylediklerimiz laik demokratik hukuk devletleri için geçerli kurallardır. Hep söylediğimiz gibi ülkemiz böyle bir devlet değildir. Dayılar enişteler devletinden de bu beklenir zaten.

Basketbol milli takımımız ve federasyon yetkilileri bir kez daha ellerine yüzlerine bulaştırdıkları bu işi de örtbas etmeye çalışıyorlar. Zaten yıllardır hiçbir olaya ses çıkartmayan medyanın çiçek böcek tarafına da çok güzel laf sokan Yiğiter ULUĞ abimize buradan teşekkür ediyor, gazeteciliğin gerekliliklerini yerine getirdiği ve işini yaptığı için! saygı duyuyorum. Darısı diğer yorumcuların, gazetecilerin ve yazarların başına inşallah… Unutmadan sporcu geçinip böyle bir sebepten takıma alınmayan arkadaşlarına destek olmayan adamlarda anca kardan adam olur (made in Adabazar) kusura bakmasınlar

Taksim Olayları

Yakın zaman önce başlayan ve gelişimi kar topu misali büyüyen olaylarıyla ilgili bizde buradan bir iki şey yazalım dedim. Uzun zaman oldu bir şeyler yazmayalı. Gerçi söylemiştim benim bölümde havaya girince yazarım veya ara veririm diye. İş icabı uzun bir eğitim programına katılmak durumunda kaldım. Sabah onunla uğraşıp, akşamda yok takımın maçı yok anasının gözü derken buraları boşladık. Birazda haliyle ilk hevesim gitti sanki. Yazıcam ama ara ara yine. Belki uzun sürecek ama hiç olmazsa 1985′lere kadar yakın tarihi yazmayı planlıyorum. Birazda siyasete çok girmeyip şiir falan paylaşmakta lazım tabi. Sonra kitap önerisinde bulunmayışımız okuyan arkadaşlara ayıp olmuş sanki. Neyse, konuyu dağıtmadan şu Taksim için söylenenleri toparlayıp değerlendirelim.

Beklemek iyi oldu sanki. Birçok olayın, bir çok şehirde yaşandığı bu süreçte sıcağı sıcağına yazmayıp seyretmekte soğuk kanlı analizleri yapmamızı sağlayacaktır bana göre.

Elbette genel olarak olayları anlatmayacağım. Zaten nasıl başladığını ve geliştiğini hemen hemen hepimiz biliyoruz. Parkın bir kısmının yıkılıp tarihi kışlanın ve ortasına dikilecek olan alışveriş merkezini protesto eden gruba polisin gece baskınıyla dalmasının ardından insanlar internet ve telefon aracılığıyla bu müdaheleyi protesto etmek için Taksime yürüdü. Bunlara yine polisin gereksiz müdehalesinin üstüne olaylara sağ duyuyla yaklaşıp ortalığı sakinleştirmesi gereken başbakanın yaptığı bu açıklama;

tuz biber ekerek daha fazla kişinin toplanmasına ve müdehaleninde büyümesine olanak sağladı. Burada olayları başlangıç noktasından itibaren takip edersek; cidden üç beş ağaç ve alışveriş merkezini protesto etmekten polisin aşırı ve gereksiz müdehalesine, buradan da başbakanın inadına inat protestoya, buradan da artık komple aşağılanınca ve terörist damgası yeyince hükümete yönelik sesini çıkartma eylemine dönüştü. İnanılmaz bir gelişme ve dönüşüm içerisindeki bu olayların nasıl buralara geldiğini başbakana sormak lazım. Bizde bir taksim direnişçileri kadar olmasa da küçük bir protestoyla hükümeti tutumu sebebiyle protesto ettik. Sadece bu olayları değil, uzun süreli iktidarlarındaki tahammülsüzlüğü protesto etti aslında insanlar.

Ve en önemli nokta bu olayların bir parti eksenine oturtulamamasıydı. Ben dahil bir çok kişi hükümeti yönetim olarak beğenmeyen insanlar. Muhalefeti de beceriksizlikleri sebebiyle eleştiren arkadaşlarımın hepsinin bu olaya destek vermesi en dikkat çeken noktadır. Başbakan ve ekibinin ısrarla “siyasi ideolojiye” sokmaya çalıştığı bu grupların belki küçük gruplar halinde ama kesinlikle bir siyasi parti veya örgütle organize olarak buralara geldiğini söylemek için sanırım biraz kör olmak gerek. Gerçi “bir gtün kılı” olmaya bu kadar meraklı olan bir toplum kesiminin kör olması zor olmasa gerek.

Yalnız söyleyelim; yazının amacı kahrolsun başbakan, yaşasın demokratik direnişçiler demek değildir. Haklı veya haksız durumları anlatırsak birisi bir resim koyar polisin vurduğu, birisi de bir video koyar molotof atan böyle sürer gider. İşimiz sakince olayları izlemek ve doğru bir şekilde analiz etmek olmalı. Kaldı ki, neyi savunursanız savunun devletin güvenlik güçlerine içinizden her hangi birisi taş atarsa, araba devirir ise siz ne yaparsanız yapın suçlu olursunuz zaten. Elbette genellememek lazım ama toplum algısı bunu getiriyor. Bu karmaşadan nemalanacak olan yine hükümet elbette.

İki kelimede polise söylemek lazım tabi bu arada da. Karşınızda bir grup insan ki çoğunluğun pasif direnişçi olduğu görünen bir gruba bu saldırının sebebi amacı nedir? 100 kişilik bir gösterici grubunda 5 kişi polise taş atıp küfür ediyorsa buna dayanarak bütün gruba su sıkıp gaza boğmak mantıklı bir polis müdehalesi midir? Yoksa mantıklı olan bu kişileri tespit edip kalabalıktan çekip almak mıdır? Polisimiz ne yazık ki bu gösterilerde başarısız olmuştur, diğer bazı başarısızlıklarına da yenisini eklemiştir. Ayrıca polislerin bu denli şiddetli ve saldırgan olmasının arka yüzünü arkadaşlarla konuştuğumuzda ortak olabilecek düşüncemiz; başbakanın bizzat şiddetli bir şekilde saldırı talimatı verdiğiydi.  Çünkü hiç bir güvenli görevlisi belli bir yerlere sırtını dayamadan bu tip bir şiddeti uygulayamazdı. Ne yazık ki haklı çıktık, çünkü onuda başbakan yine kendi açıkladı;

İlk gördüğümüz nokta her zaman ki gibi başbakanın tuhaf bir egemenlik havasında duruma bakış atmasıydı. Bu tip bir oluşumda bana göre ve bir çok sanırım siyasetçiye göre de yapılması gereken halkı sağduyuya davet etmek, baktın olmuyor planlanan alışveriş merkezinden vazgeçmek olmalıdır. Aslında, Kadir Topbaş yapılması planlanan şeyleri güzelce anlattı, Bülent Arınç yine bu sağduyu açıklamasını yapıştı.Yine başbakan kürsüden “efendim ne alakası var kim demiş alışveriş merkezi falan..” diyerek Çoban Süloya yıllar sonra tekrar selam yollarken akşamında işler yine değişti. Dolunayla beraber kurt adama dönüşen başbakan aldı sazı eline başladı dinsel vecibelerden çalmaya ki ne çaldı ne oynadı be arkadaş. Hemen muhafazakar kanadı etrafında toplayan diğer siyasi liderler gibi “camide içki içtiler” dedi, “türbanlı yakınımı çocuklarıyla beraber yerlerde sürüklediler” dedi, “12 yaşındaki çocuğu köprüden aşağıya attılar” dedi… dedi de dedi.

Bir diğer konuşulması gereken nokta da medyamızın zaten bildiğimiz durumu. Fazla bir şey demek istemiyorum çünkü söyleyecek kelime bulamıyorum. Medyanın ve yazarların nasıl baskı altında olduklarını bir kez daha görmekteyiz. Dünyada bile bazı haber kanalları canlı yayınlar ile olayları verirken, bizim kanalların penguen belgesellerini bize göstermesini uzun bir süre unutmayacağız.

Bana göre korktu bu sefer başbakan. Hani bir ay evvel bir yazı yazmıştım Aydın Dediğin II diye. İşte sanki benim yazımı okumuş ve sessizliğinden sıyrılmış bir grup vardı karşıda bu sefer. “Hangi partidensin” dediğinizde “partim yok” diyen bu grup işte. Bunları karşıya aldı başbakan bu sefer. Ve matematiksel olarak bakarsak, ülkemizde oy kullanmayan 10 milyona yakın insanı ne kadar karşıya aldı önemli yani. Bu sebeple o partilere güvenmeyip oy vermeyenlerden çekindiği için ısrarla “ideolojileri nedir” diye saldırıyor durmadan. Medya bu sebeple ellerinde. Baktı olmayacak, kendi camiasına “bunlar anarşist, bunların kökü dışarıda, bunlar vandalizmin temsilcileri” diyerek yine uyku moduna alıyor temsilcilerini.

Benim yakın arkadaşlarımın bizleri göre göre, gözümüzün içine bakarak başbakanın söylediklerini papağan gibi tekrarlamaları üzücü gerçekten. Olmuyor artık iki lafta bunlara söylemek lazım. Benim bir partiye yakın olmadığımı bilerek ısrarla başbakan gibi kendi kafalarında yarattığı siyasi ideolojiye sokmaya çalışıp, eldeki verileri değil de hedef saptırıp geçmişe atıf yapmalarını iyi anlıyorum aslında. Çünkü bu arkadaşlarımızın gerçek fikirleri, protestoları dinlemek sebeplerini araştırmak gibi bir amaçları yok. Tek amaçları var söylemlerine göre düşünce özgürlüğünü destekliyorlar. Elbette kendileri gibi düşünülürse. Dahasına tahammülleri yok çünkü. Bu sebepten liderlerinin cümleleriyle geliyorlar ve tosluyorlar mantık bariyerlerine. Çünkü yapılanların demokrasiyle, insan haklarıyla, eşitlikle, özgürlükle hiç bir ilgisi yok ki ellerinde salladıkları muhafazakar kimlikle ve din ile hiç mi hiç ilgisi yok. Ha bunu görürler mi? Bunun analizini yapacak zekaları elbette var ama bakış açıları yok. O kadar yok ki, bu insanlar hedefleri doğrultusunda sizi bile kalemde silecek olduklarını anlıyorsunuz.

Peki bu beklentimizin temeli nedir? Başbakan Tayyip Erdoğan neden eleştiriliyor bir düşünelim? Demokrat değil diye, din ayrımı mezhep ayrımı yaptığı için, otoriter baskıcı bir tavrı olduğu için, laik hukuk sistemini bozmaya çalıştığı için veya yasama/yürütme/yargı üçgenini kırmaya çalıştığı için mi eleştiriyoruz?

Şöyle bir bakalım adama, ekibine. Bu adam söylediğimiz insan değil zaten. Demokratik laik bir hukuk devletine inanmıyor. Tek adamlı yönetimi istiyor, mezhep ayrımcısı arada ağzından kaçırıyor zaten. Medyayı satın alan, yazarları susturan, sanata karşı, özgür düşünceyi değil II.Abdülhamit tarzı kontrollü ve baskıcı bir camia istiyor işte elimizdeki malzeme bu. Ve bunu takip eden bundan nemalananları kenara atar isek 10 milyondan biraz fazla kişinin siyasi düşüncesi ve hayat felsefeleri de bu zaten.

Kendini kandırmasın AKP’ye oy veren kişiler. Sen zaten demokrasiyi hiçbir zaman istemedin. Sen çoğunluğu ele geçirip baskıyla yönetmek istedin. “Yapmayın bu demokrasi değil” dendiğinde ise buna cevap vermeyip “geçmişte neler yapıldı bize” dedin. Yani yine verdiğin cevap ile bizi doğruladın. Sen mezhep ayrımcılığına muhtemelen inanıyorsun arada “mum söndü yapıyorlar” diyerek muhabbet çevirdin hatırla başbakan da çeviriyor işte arada. Sen hayatında bir yahudiyi tanımadığın, ticaret yapmadığın halde öğretildiği için onlardan nefret ettin. Hayatında bir yıl güneydoğuda yaşamadığın halde geçtim ankaradan öteye gidemediğin halde kürtleri bana anlattın adamların hepsini pkk sempazitanı yaptın. Atatürkten belki nefret ettin, belki etmedin ama işte dinen sakıncalı buldun ve evet benimsemedin içten bir şekilde hiç bir devrimini anlamadın, anlamakta istemedin. Çünkü ne yazık ki düz yetiştin, etrafının düz bakmasını istedin ve öyle baktın, bakıyorsun. Sana düz bakma, insanca bak dediğimizde “e geçmişte neler neler yapmışlar camileri ahıra çevirmişler” ile geldin sanki ben çevirmişim gibi. Kabul edin arkadaşım, iyisi kötüsü belki hepsi, belki bir tanesi sizde var işte bu sebeple bu adamın peşindesiniz, bu sebeple bir bildiği vardır diyorsunuz. Belki yanlışları gördüğünüz halde bu sebeple sessizsiniz.

Kendini kandırmasın artık CHP’ye MHP’ye ve Milli Görüşçü’ye oy veren kişiler. İşte bu sizin eseriniz değil mi yine? Siz sosyal demokrasiyi ırkçılık ile işlediniz, geçişte yapılan baskıları ortaya koymadınız, bunları eleştirmediniz. Siz kafanızın ardında muhafazar insanları ötelediniz. Bu adamları yine din tüccarlarının önüne attınız. Uçları keskinleştirdiniz ve hala kömürcü makarnacı diye dalgaya alıyorsunuz. Ve siz MHP teşkilatı siz değil misiniz Süleyman Demirelin peşi sıra yıllarca giden. Sizin vatan millet duygularıyla yoğrulan saf anadolu çocuklarına sahip çıkıp bu bilinçle yetiştirmeniz gerekirken mafya oldunuz, kabadayı oldunuz, yurtlarda haraç kestiniz ulan biz ülkücüyüz diye. Sosyal devlet nedir, komunizm nedir bilmeden körü körüne saldırdınız ve uzaklaştınız belki sizin kadar ülkesini seven sosyal aydınlardan. Ve siz Milli Görüşçüler. Hiç kusura bakmayın siz de suçlusunuz dayı. Hadi geçtim Erbakan vefat etti, peşinden gittiğiniz adamın din tüccarları olduğunu göremediniz. “Bunlar haçlı uşağııı, bunlar cehennemde yanacaklar..” diyen parti başkanınız gitti AKP’ye yardımcı oldu! “muhafazakarız dinimiz bütün” dediniz mezhep ayrımcılığı sizde yaptınız. Dinde ruhbanlık olmadığı halde hacının hocanın gtünden ayrılmadınız, dinin tasavvufunu ve hoşgörüsünü değil baskısını ve “ya allah bismillahını” aldınız. Hoşgörü dini dedik, sizde CHP kesiminden aşağıya kalmadınız başı açık kadınlara orospu dediniz, namaz kılmayana dinsiz dediniz hurafelere sahte hadislere inandınız ve dini yıprattınız.

Kim var meydanlarda? Hepsi var işte muhalefetten ve hepsi var işte bu söylediklerimi destekleyecek. Bilinçli bir şekilde oradalar mı peki. Hayır değiller ama hükümetin yaptıkları için oradalar. Kendilerince haksızlıkları protesto etmek için oradalar.

Ve artık her protesto eylemini kafamızın örümcelekmiş tarafındaki ötekileştirme kavramıyla bağdaştırmayın. İnsanların ne için protesto ettiğini dinleyin çünkü muhtemelen yanlış yapılan bir durumu protesto ediyorlardır. “heaa yobaz işte” veya “bunların hepsi aynı komunist” demek ile demokrasi beraber yürümüyor arkadaşlar. Mesela hala bu eylemlerin “ağaç için yapıldığını” söyleyen adamların olduğu hatta ötesine nihayet geçip “demek ki ağaç için değil başka bir şey varmış” diyen adamların olduğunu görüyorum. Yazık, birazcık etrafın ne dediğini dinleyin hatta ayıp yaptığınız.

Yazıyı fazlada uzatmadan bu olayları çözümlemek için adımlar atılması gerektiğini ve bu adımların hükümetten gelmesi gerektiğini söyleyelim. Şu haklı bu haklı meselesi değil tekrar ediyorum konuştuğum. Şiddet ise bana göre polisin, “devlete başkaldırıyorlar” diyerek halkın bütün kesimine sıktığı gaz bombalarının adıdır. Devletin güvenlik görevlileri, bilakis militan gibi gaza gelemez bunu yapamamalı yani. Yine avukatların gözaltına alınması, doktorların tutuklanması, gazdan etkilenenlere kapıları açanlardan hesap sorulacağının belirtilmesi düşündürücü etkenlerdir. Geçtim devletin internetten tweet atanların bile soruşturacağını açıklamasına ne denilebilir ki?

Yine bunların dışında olaylar sebebiyle hayatını kaybeden bütün insanlara allahtan rahmet diliyorum. Birisi üniversite öğrencisi, diğeri polis olsa fark eder mi? Hepsi insan sonuçta. Ailelerine sabır diliyorum tekrar.

Gelecek ile ilgili yazımın arasında söylediğim gibi bana göre seçimde bu sefer bir sürpriz olabilir. Oy vermeyen kesim, artık muhalefeti eleştirip sandığa ne sebeple olsun yığılırsa aradaki 3-4 milyonluk oylar kapanır belki biraz daha dengeli bir yönetim sergilenir. En önemlisi de başbakanın “artık ben tek adamım” psikolojisinden çıkmasının sağlanmasıdır.

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 534 takipçiye katılın