Kategori arşivi: Gündemden

HSYK Diyoruz

Aslında bir önceki yazıyı bağlayıp konuyu kapatacaktım ama yazı uzadı HSYK ya gelinceye kadar çok şey yazdık. Bu sebeple asıl meseleye ve yorumlarımızı dile getiremedik. İlk önce HSYK nedir bunu bilmekte bir yarar var. Gerçi yapısı ve oluşumuyla ilgili gerekli bilgileri kendi sitelerinden vermişler. Kısaca özetlersek işte davalara bakan hakim ve savcı atamalarının yerlerini belirlemek, gerek görülürse değiştirmek ve incelemek üzerine kurulmuş bir yapı. Yani yargı bağımsızlığını sağlayacak en temel kurumlardan bir tanesi.

Hafızamız balık olduğundan anasını satayım şöyle 4 yıl evvele gidelim 3 yılda olabilir neyse referandum zamanında işte bu HSYK yapısı değiştirildi arkadaşlar. Zamanında birçok referandum maddesi gibi bu madde kanunları da tartışıldı. 2010 yılında HSYK değişikliğiyle ilgili bu görüşmelerden değişik beyin fırtınaları ortaya çıktı. Hükümet “bu yapı belli bir zümreye ayrıcalık tanımakta, savcı hakim atamalarında tarafsızlığa gölge düşürdüğü gibi HSYK üye seçimlerinde de haksızlıklar yapılmaktadır. Yeni sistem ile HSYK üyelerini yargı çalışanları kendileri oy kullanarak seçecekler ve böylece demokratik yapı kuvvetlendirilecektir” demişti. Muhalefet kanadı ise bu seçime kuşkuyla yaklaşmış, HSYK başkanı olarak adalet bakanının yoksa müsteşarının atanmasına tepki göstermişti.

Ne olduğu malum. Referandum sonrası kabul edilen torba yasalar ile (torba yasa saçmalığını da konuşuruz bir ara) HSYK kanunu çıkarılarak yapısı değiştirildi. Her ne kadar toplantılara direkt katılamasa da başkan olarak adalet bakanının orada ne işi olduğu haliyle eleştirilmişti gerçi halada eleştiriliyordu. Bu söylediklerim bu son olaylardan önceki meseleler ha karıştırmayın. Tabi ortada ilginç bir durum da var. HSYK başkanı gündem maddelerini değerlendirip belirliyor mesela!! Yoksa müsteşarı belirliyor, yoksa toplanıyorlar ama karar alamıyorlar iyi mi :) Tabi artıları da var. Mesela artık seçimle kendileri belirliyor birçok üyeyi yargı mensupları. Ve başkan birçok atama değiştirmeye falan direkt olarak karışamıyor. Yani öyleydi öyle zannediyorduk.

Güzel günlere ulaşacağımız, yeni bir demokrasiye araçlarımızı duble yollardan sürerek gideceğimiz hükümet tarafından dile getirilirken muhalefet ve bazı medya yazarları bir uyarıyı dile getirdiler o zaman. Dediler ki “ya bu HSYK üyelerini biz oylar ile belirleyeceğiz ama cemaatin yapılaşması var bu kurumda. İlerde hatta şimdi bile bu seçim sisteminde HSYK tarafsızlığını tümden yitirebilir” ve dediler ki “adalet bakanının yetkileri sınırlandırılmış gözükse de gündem maddesi bakan tarafından belirlendiğini ve bakan veya müsteşarı olmadan karar alınamayacağını söylemek gerekir. Bu yapı demokratik hukuk devletini tam olarak özümseyememiş ülkelerde tehlikelidir”. Elbette hükümetimiz yine madalyonun öbür yüzlerini göstererek “e ama İsveçte’de böyle bakın Fransada’da şöyle” vs. diyerek benzin zammı açıklaması gibi bizi yine kandırdığını zannediyordu.

Ulan İsveç’te öylede İsveç’te yargının içine sızan cemaat yapılanması mı var? Fransa’da başbakan çıkıp “efendim biz yasa çıkaracağız ama anayasa mahkemesi engelliyor zihniyetleri farklı” diye açıklama mı yapıyor? Orada belli şeyleri aşmışlar artık. İnsanların korktukları şey yargı bağımsızlığının bizim gibi gücü ele geçiren kesim tarafından işgal edilmesi, kontrol edilmesidir. Bu sebeple bazı avrupa yargı organları ve AB, adalet bakanımızın bu yapı içerisinde bulunmasına sıcak bakmamışlardır. AB her uyum sürecinde bunu dile getiriyor zaten.

Yani İsveç’i çıkarın arkadaşlar kafanızdan aha yukarıya bakın yani bir İsveç ile biz bir miyiz? Elbette bunları konuştuk biz geçti gitti dedik ya. Tarihler 17 aralık 2013 gösterince yolsuzluk dosyaları birden ortaya saçılıverdi. Başbakan “dün akşam uyuduğumda bir şey yoktu sabahleyin bir kaşıntıyla uyandım baktım ki mantarmış” diyerek birden ülke içine gizlenmiş bu yargı polis yapılanmasından bahsetmeye başladı. Ülkemizin geldiği bu ileri demokratik durumdan nasıl bir sonuç çıkarılabilir ki arkadaşlar?

Bir yanda ciddi demokratik sorunları olan, din sömürücüsü ve kapitalist bir liderin belkide muhtemel yolsuzluk dosyalarını silme çabasını görürken, diğer yanda ise demokratik hukuk devletinin temel direkleri olan yargı ve polis içerisinde yapılanmış, geçmiş dönemde Atatürk ve cumhuriyet ile sıkıntıları olduğu bilinen Gülen cemaat örgütünün belkide muhtemel sahte dava ve delillerini ortaya dökme çabasını görüyoruz. Bu olaylar tam anlamıyla bir rezaleti ve artık dibe vurmuşluğu gözlerimizin önüne seriyor.

Ve anlıyoruz ki bu olaylar neticesinde geçmişte kulislerde konuşulan “cemaat yargının içinde abi” lafımızın ciddi elle tutulur tarafı var artık ve bas bas bağırıyor. İlk önce bunun üstünde duralım. Demokratik hukuk devletinin temeli yargı bağımsızlığı ve özgürlüğüne dayanmaktadır. Vatandaşlarını özgürce yargılayamayan, yeterli cezaları veremeyen ve hükümetin veya herhangi bir oluşumun güdümüne girmiş olan yargı/polis kurumu adalet mekanizmasını hakkaniyetiyle yerine getiremez. Gerçek ve adil yargılamayı sağlayamayan devlet saygısını yitirir. Sonuçta insanlar adalet duygularını yitirerek kendi hukuk ve değer yargılarını insanlara dayatmaya başlarlar. Karışıklıklar, haksızlıklar ve boşa harcanmış suçsuz binlerce belki insan bu adaletsiz yargılanmaların kurbanlarıdır. Bu sebeple devlet içerisinde hangi kesime hitap ederse etsin bir tarafı destekleyen, kayıran ve ona ayrıcalıklar veren yargı sistemi kabul edilemez. Bu devlet dibine yerleştirilen bombadır unutmayın. Diğer yanda ise tahminimiz üzerine cemaatin yargı ve polis içerisindeki yapılanmasına ses çıkartmayan bir hükümet karşımızda duruyor bunu da söyleyebiliriz. Kendileriyle anlaşamayınca yapılan saldırıları “yalan, komplo, faiz lobisi” söylemleri hiç inandırıcı değil. Ortaya atılan bu yolsuzluk haberlerinin bir kısmı bana göre muhtemelen doğru olmalı. Elbette milyon dolarların döndüğü bu pazardan payını alacak olan vekiller, bakanlar, müdürler olacaktır. Ama davanın boyutları sanki Ergenekon veya Balyoz davaları gibi herkese özellikle çamur atmaya yönelik işaretlerle dolu. Bunu daha öncede görmüştük ve bu iftiraların belkide acısını hükümet şimdi çekmekte sanırım. Akıllanmışlar mıdır peki? Sanmıyorum…

Peki bu yargıdaki oluşum neden yaratıldı? Bir yapı neden oluşturuldu? Önceki cümlelerde söylediğimiz gibi sebebi demokratik olmayan yapımızdan dolayı mevcut iktidarların kontrol mekanizmalarını kullanma istekleri. İşte “HSYK seçimleri oy ile olsun” denilip peşinden “ama adalet bakanı da başkanı olsun” denmesinin sebebi bu! Kontrol etme isteği hafiften. Zaten cemaat ile beraber hareket ettikleri için yargıda ve poliste yapılanmayı kabul ettiler. Zamanla düzelir diye düşündüler daha doğrusu eskilerden zamanla kurtuluruz dediler zaten öylede olacaktı son olaylara kadar.

Tabi bu davalar ile beraber soruşturmaya inanılmaz bir müdahele geldi hükümetten. Görevden alınan polis emniyet müdürleri, savcılar falan derken işin açıkçası bku çıktı. Ne yargı kaldı ortada, ne bağımsızlık. Hükümetin yargıda yapılanma söyleminden sonra bunları yapması son derece doğaldı. Lakin bu hukuksuz görev yeri değişikliklerine HSYK toplanıp bir bildiri yayınladı. Özeti de okunabilir. Buna hükümetin cevabı sert oldu haliyle. Adabazarında verdiği gaz ile coştukça coşan başbakanımız HSYK hakkında bizim okuldan suç duyurusunda! bulundu. Bülent ARINÇ yine sırıtarak “yapılan bu açıklama yargıya müdehaledir ve hukuksuzdur” dedi.

Son olayları biraz daha ayrıntıladım ki atlamayalım hiç bir şeyi. Bu açıklamada hükümet HSYK’nın hukuksuz bir şekilde bildiri yayınlamasının yargıya müdahele olduğunu söylüyordu haklı olarak. Haklılar, çünkü HSYK başkanı veya müsteşarı onaylamadan bu bildiriyi yayınlayamıyorlar veya karar alamıyorlar gündem belirleyemiyorlar adamlar. İşte bu hukuksuzluğu protesto ediyor bazı avukatlarda ülkemizde.

Sormak lazım elbette o açıklamayı yapan avukat arkadaşa; “Arkadaşım haklısın HSYK başkan olmadan bir karar alıp bildiri yayınlayamaz bu kanuna aykırıdır. Lakin HSYK başkanı adalet bakanı değil midir? Adalet bakanının ne işi var HSYK’nın başında? Hükümete yöneltilen bir yolsuzluk suçlamasından sonra adalet bakanının bunları bilerek katılmadığı toplantı sonrası bu adamlar bir karar alamayacaklar mı yani? Bu saçma değil mi güzel kardeşim? AB uyum yasalarında her seferinde bu durum dile getirilmiyor mu?” diye. Soran yok tabi bunu bik bik konuşuyorlar neyi protesto ediyorlar ise. Ulan savcı, hakim atamalarıyla ilgili son tekliflerin ne hukuk ile ne adalet ile bir ilgisi yok bir kişi protesto etmiyor, HSYK başkanının katılmadığı toplantıda karar alınca yargıya müdahele etti diyerek protesto ediyor. Ne ayaksınız olm siz?

Tabi son HSYK yapı değişikliği taslağı artık işlerin garip bir hal aldığının göstergesi olmaya başladı. Hemen söyleyelim bu yapı değişikliği normal bir yapı değişikliği değildir. Dikkat! Bu değişikliğin özü kısaca “biz istediğimizi HSYK ya seçeriz, istediğimizi istediğimiz gibi atarız, istediğimiz adamı savcı atarız istersek görevden alırız kralız lan biz” dir. Aklı mantığı olan bir insanın bu değişikliği kabul etmesi zaten beklenemez. Kabul edenler siz ayrılın arkadaşım sizin olayınız farklı muhtemelen sizin demokrasiyle hakla işiniz yok hadi anam.

Fakat insanların yakalayamadığı bir şey var. 10 ocak 2014 günü HSYK başkanvekili Ahmet HAMSİCİ bu durum ile ilgili açıklama yaptı. Bizim şerefsiz basın bir kelimesini bile konuşmadı bu kadar satılmış uyuşuk ibne medya ben hayatımda görmedim. Adamı dinlerseniz benim düşündüklerimi söyledi ki bu durum benim müdür oluşumdan kaynaklanıyor olabilir. İşte adalet lazım, yapı değişikliği kabul edilemez ve anayasaya aykırıdır vs. Ama sonda bir şey söylüyor beyler bayanlar. Yazayım;

“Teklif kanunlaşır ve yürürlüğe girerse HSYK’nın tüm çalışanlarının görevi sona erer. Üyelerin dairelerdeki görevleri iptal olur. Bakan 2-3 gün içinde yeni Kanuna göre atama, tayin, seçme gibi yetkilerini kullanarak kurulu yeniden dizayn eder. Bu arada kanun Anayasa Mahkemesine götürülür. Anayasa Mahkemesi kısa süre içinde yürütmeyi durdurma verebilir ve ardından da iptal edebilir. Ancak bunun bir anlamı olmaz. Zira iptal sonrası eski kanun hükmü yürürlükten kaldırıldığı için uygulanamaz. Yeni kanun hükmü de iptal edilmiştir. İptal edildiği gün itibariyle yeni kurulan yapı ise o şekliyle kalır. Ta ki yeni bir kanunla düzenleme yapılıncaya kadar. İktidar Partisi de bu düzenlemenin anayasaya aykırılığını ve sonuçlarını bilerek bu düzenlemeyi yapmak istemektedir.”

Gördüğünüz gibi hükümetimizin amacı mevcut yapıyı bu şekilde değiştirmek değildir. Zaten bunun anayasa mahkemesi tarafından iptal edileceğini biliyor badem bıyıklılar. Amaçları mevcut HSYK kadrosunu komple değiştirerek tümden kendi ekibini oraya monte etmektir. Bu sayede “gelsin savcı gitsin avcı” dönemine girerek hem “efendim referandum ile halkımızın oylarıyla belirlenen HSYK seçimlerinin sandık ile yapılmasını sağlamıştık. Sonradan yeni kanun teklifini oluşturduk ama anayasa mahkemesi kabul etmedi. Bizde geri adım atıyoruz demokrasinin gereği budur ehehe” diyerek millete yalan söyleyecekler, hemde bu yapıyı sahte bir kanun teklifiyle değiştirerek yargı bürolarında cirit açacaklardır. Bu şerefsizliğin, ahlaksızlığın, tükenmişliğin artık doruk noktasıdır ve gelinen nokta bizim için hiç iç açıcı değildir.

Kabul edelim yargı ve polis içerisinde yapılanmış cemaat grupları kesinlikle temizlenmelidir. Lakin bunun kullanılarak komple yargı denetiminin iktidar tarafından ele geçirilmesinin de önüne geçilmelidir. Demokratik hukuk devletinin ayakta kalması için bazı ayakları bağımsız olabildiği kadar bağımsız olmalıdır. Bu ayaklar çeşit çeşittir. Cumhurbaşkanlığıdır, bakanlıklardır, meclistir, ordudur, polistir, yargıdır, YÖK’tür, medyadır vs. Mevcut toplum yapımız ve insanımız demokrasiyi bilmediği ve onu “ben kazandım seçimi artık benim dediğim olacak ne güzel ekerekeke” diye algıladığı için  iktidara gelen parti bu ayakları ele geçirmeye çalışır. Tarihte hep böyle olmuştur şimdi de böyledir. Bu iktidarların amaçları demokrasiyi kuvvetlendirmek özgürlüğü serbest bırakmak değildir. Amaçları bu devlet mekanizmalarını kullanarak gücü ellerinde tutmak, alttakini ezmek, yeri gelirse bu gücün içinde ballı kaymağı da götürmektir.

Şimdi bu yapıda mevcut iktidarımızın durumuna bakarsak ellerinde olmayan gücün sadece yargı ve polis birimleri olduğu anlaşılmaktadır. Bu yapıları dolaylı yoldan yani cemaat eliyle kontrol eden hükümetimiz artık neden olduğu bilinmez bir çatışmayla birbirlerine savaş açmışlardır. Peki kim kazanacak? Dedik ya kazanan olmayacak işte yine bizim mal insanımız kaybedecek afedersiniz. Ben böyle deyince alınıyor bazı arkadaşlar ciddi ciddi. Sen iki kitap okumayacaksın, kapitalizmi bilmeyeceksin, dünyanın sermaye piyasasından haberin olmayacak, bilgi birikimin internetten kopyala yapıştır şeklinde olacak ondan sonra “efendim ben mal değilim bana saygı duyacaksın”. Duymuyorum arkadaşım kusura bakma. Sen domatesi çiftçi kaça satıyor bilmiyorsun, tarım ne halde, dış borç ne halde haberin yok. Başbakan diyor ki “faiz lobisinin oyunları halkbanka saldırı bunlar” falan. Ulan borsada şirketimiz mi var bizim? Halk bankası fonları kimin elinde bizim elimizde mi? Bankalar ve borsa yabancı şirketlerin elinde ey bre cahil insan. Artık eskisi gibi değil işler. Ekonomik darbeyi bu şirketlerde yiyor hatta asıl onlar yiyor! Hala yok faiz lobisi yok yabancı bilmemnesi. Madem çok şikayetçisiniz faiz lobisinden borç almayın. Adamlardan her yıl milyarlarca dolar borç alıyorsunuz.

Neyse lafı uzattım yine sinirlendim bak. Efendim gidişat cemaat kazanırsa da hükümet kazanırsa da iyi değil. Cemaat kazanırsa yargı içerisindeki bomba yaşamaya devam edecek. Hükümet kazanırsa, hükümete soruşturma açan adamı hükümetin adamları belirleyecek. Medyası suskun, üniversitesi suskun, cumhuru suskun, polisi suskun ve yargısı suskun bir ülke olacağız. Bunun adı demokratik hukuk devleti değildir ve bu yapıdan gittikçe uzaklaştığımızın işaretlerini almaktayız ama sınırdayız sanki artık. Yani yarın uyansak televizyonu açsak başbakan “artık ülkede demokrasiyi kaldırıyorum benim tek adam” dese normal karşılayacak vaziyete gelmişiz o denli yani. Devam ederiz estikçe yazmaya bakıyorum 5 saatte yazmışım bunları kolay değil saygı duyun bana…

Bildiğin Holuwud Filmi

Valla uzun zaman oldu beyler ama dedim ya peş peşe yazarız arada yazmayız falan ama içimizden gelmesi lazım. Bloğu boşladık böyle şeyler bir hevesle gelip geçiyormuş gerçekten. Aslında yazıp söylesem her gün bir şeyler konuşuruz kah siyaset kah spor kah bilim ama burada olmuyor. Çünkü yazı yazmak için zaman ayırmak lazım ki yazı konuşmak gibi değil. Kaynağıyla bakmanız, cümleleri düzgün kurmanız falan lazım. Haliyle buradaki basit bir yazı bile 1-2 saatimizi alıyor beyler. Bunu yazacağıma kitap okuyorum geziyorum falan. Zaten moraller de bozuk. Kurstu işti sınavdı azımıza sçıldı yıl sonu. Devamda ediyor zaten. Aslında tarih konusu başlığında bekleyen yazılar var hazırda ama düzenlenmesi lazım. Onları ara ara yayınlıcam ilerde. Lakin 1700 civarında bitiyor tarih bölümümüz. Ohooo çok var oraya kadar gerçi. Devamına sonra gireriz belki başka yıllarda onları yayınlayalım da.

Neyse uzun zamandır yazmıyorum aslında siyasetten uzak duruyorum uzun zamandır. Bıraktım diyebilirim. Lakin Tayyip başkan bırakmıyor yakamızı. Ülkede yıl sonu yaşadıklarımız, ortaya atılan iddialar ve soruşturmalar ile beraber yaşadıklarımız bildiğin film senaryosun şeklinde gelişiyor. Gariptir bu senaryonun kazananı olacağını sanmadığım halde muhalefet kanadı durumu sırıtarak seyretmekte. Kaybeden yine ülkemizin garip vatandaşı olacaktır. Yanlış anlaşılmasın. Başbakan gibi “ülkeninnnnnn kaç milyar doları yurt dışına gitti bunun hesabını soracağızzz” demiyoruz. Atıp tutmaya gerek yok. Kaybeden ülkemizin insanı olacak. Biraz daha az demokrasi, biraz daha monarji belki ve biraz daha en önemli olanını yani hukuğumuzu kaybedeceğiz.

Olayları kısa bir özet şeklinde anlatalım isterseniz. Ortaya atılan darbe planları ve ergenekon davaları daha dün gibi aklımızda. Gerçi içeride yatanlar için pek dün değil ama napalım işte burası T.C. Bu davalarda kim haklı kim haksız tam bilemiyoruz. Davaların gelişiminde hükümet tarafı ordu içerindeki darbeci kesimin nihayet tutuklandığını, savcıların, hakimlerin ve polislerin vatanperverliğini överken, muhalefet tarafı orduya kumpas kurulduğunu ve bu durumun hükümet bilgisiyle cemaat tarafından yaptırıldığını dile getirmişti. Bunlar arasında benim naçizane fikrim ise; dava soruşturmalarının gerçekten belkide darbe planlanmasına yönelik olduğu ve devlet içerisinde gerçekten de belki bir yapının oluşmuş olabileceğiydi. Ki geçmişte nede güzel oluştuğunu gördük. Fakat bir diğer nokta ise yine bana göre iktidarın bilgisi dahilinde belkide umursamaması dahilinde kendilerine muhalefet eden kim var ise bu davaya çektikleri, bilerek davayı karıştırıp belkide sahte deliller ile suçsuz insanların susturulmaya sindirilmeye çalıştıklarını söyleyebilirim.

Peki neden yargımıza güvenmemiştik de bu şekilde bir kumpas kurulduğunu düşünmüştük? Çünkü etrafımızda gerçekten ideolojik odaklı kişilerin yargı ve polis içerisinde örgütlendiğini gördük, duyduk ve dinledik. Bir çok örnek vardı ve hala var. Mesela içlerinden birisi olan belkide Hanefi AVCI kitabında bu yapıdan bahsetmişti bir tutam. Gerçekten temiz duygulara sahip olan belkide bu insanların bazılarının artık vicdan ve adalet düşüncelerinden ziyade kendi yapılarının sözlerini dinlediğini, kanunsuz dinlemeleri, aramaları, sahte delilleri, rüşvet olaylarını vs. dile getirmişti. Bu yapının tehlikesini falan anlatmıştı aslında da kimse kitap okumadığından anasını satayım kendi çalmış kendi oynamıştı. Sonradan onuda “ergenekoncu” yaparak içeri tıkmışlar kim doğru söylüyor, kim yalan söylüyor ortada kalmıştı.

Bu noktada şu haksız diyemeyiz ki hukuk devletinde bunu söyleyemememiz ne yazık ki durumun vahimliğini ortaya koymaktadır. Çünkü yargı ve polis içerisinde gerçekten örgütlendiği görülen cemaat kadrosunun bunları yapabileceği elbetteki mantıklıdır. Ortada olan yargı kararlarına ne kadar güvenilebilir? Ve bana göre tutuklu olan birçok insanın ilerde çıkacağı ve insan hakları mahkemelerinde tazminatlarını alacağı açıktır. Elbette onların içerideki kaybolan yılları geri getirir mi bu para? Zor görünüyor ama zaten bu şekilde kördüğüm davayı yaratanların amacı içeri attıklarını sindirmek olduğu açıktır.

Efendim sonra bildiğiniz gibi bu polemikleri unuttuk geçti gitti derken 2013 başlarında başlayan bir sürtüşme ayyuka çıkmaya başladı. Adabazar ve birçok yerde yurtları, okulları, dersleri ve kurs yerleri olan Gülen Cemaatinden bazı çocuklar hükümet ile bir sürtüşmenin olduğunu dile getiriyorlardı. Ama beklenti elbetteki düzeleceği yöndeydi. Neden olduğunu bilemediğimiz bu sürtüşme ki güç savaşı gibi görünüyor başbakanın birden “dershaneleri kapatıyoruz dershane neymiş arkadaşım” açıklamasıyla büyük bir gerilime dönmeye başladı. İşte bu sıcak saatlerde hükümet tarafı “ne alakası var arkadaşım cemaatle falan biz eğitim sisteminde bir düzenleme getiriyoruz” açıklaması yaparken gülen tarafı ise “ya öyle çokta önemli değil ama kapatılmasın dayı ya akıllı olun” tarzı açıklamalar ile bildiğin çamura yatmaya başlamışlardı.

Neyse sonradan cemaatin bıyıkları yeni terlemiş üniversiteli yurt gençleriyle yaptığımız söyleşilerde “abi bu başbakan iyice kendini padişah sanmaya başladı” ile başlayan “tek adam olmak istiyor yanında kim güçlüyse devirmek istiyor bu demokrasi değil her yeri kontrol edemezsin abi” ile devam eden “kadrolarımıza saldırı var engellemeler var abi bunları duyuyoruz bu kadar kuvvetlenmek iyi değil” ve son olarak “abi dersanelere sardılar bu ülkede sorun bu mu? İşsizlik ne halde, asgari ücretin durumu nedir? Dış işlerinde çok kötüler, iç işlerde çok kötüler bunlarla ilgilensinler” ile biten cümleleri duyunca ciddi ciddi bir fırtınanın geldiğini anlamıştık 2 ay evvel. Tabi bu arkadaşlar “haklarımız, eşitliğimiz, yukarıda Allah var” nidalarıyla konuşurlarken bende kendilerine “e güzel kardeşlerim siz sürekli bu hükümeti desteklediniz yıllarca onlar size siz onlara yardım ettiniz. Ülkede 1 yıl evvel işsizlik yok muydu yada asgari ücret yüksek miydi? 1 yıl evvel demokrasi vardı, yargı eğitim sistemi süperdi, herkes özgürdü falan ülke büyüyordu hani! Bir tane yazı yazdı mı sizin gazeteniz? Şimdi dershaneler kapatılmaya çalışılınca, sizin cemaate çomaklar belli ki sokulunca ortaya çıkıp söylediklerinize kim inanacak?” diye sorunca evelediler gevelediler ama bir cevap veremediler tabi.

Sonradan yaşadıklarımız ise olayın rengini değiştirdi birden. Sabahın köründe gözaltına alınanlar, baskınlar, kutular falan ohooo bir sürü iddia, suçlama ki öyle böyle yolsuzluk iddiaları değil. Dinlemeler, kamera kayıtları, telefon görüşmeleri, banka hesapları vs. dava geniş yani. Benzer bir şekilde tıpkı 5 yıl evvelki darbe davasındaki gibi üstlerine gidiliyor yine bu şüphelilerin.

Peki neler oldu? Bu iddialar karşısında bu sefer muhalefet tarafı ilginçtir gerçi ilginç değildir normaldir yaşananları bildiğin deniz karşısında rakı+balık keyfi yapar gibi izlemeye başladı. Savcıların, hakimlerin ve polislerin işlerini yapmaları gerektiğini baskı uygulanmamasını istiyorlardı. Yani 5 yıl evvel istediklerinin tam tersini istiyorlardı. Aynı savcıya bu sefer inanamılmaz bir güven vardı belli ki. İktidar ise ilk şapşallığını üzerlerinden atamayarak “hırsızlık veya yolsuzluk var ise kimin suça bulaştığı mahkemelerde belirlenir” gibi cidden demokratik!! bir açıklamadan hemen sonra ki gün “evet herkes yargılanıp suçluysa cezasını çeker ama yargının polisin içerisinde bildiğin paralel devlet yapısı var hacı hepsi yalan” diyerek gerçek demokratik hukuk kimliklerine geri dönüş sergilediler. Tabi ilginçtir devlete paralel yapı nedir? Ulan paralel dediğin senle beraber gider birbirini kesmez iki doğrudur paralel. Bu bildin seni kesmiş işte.

Sonrasında yalanın bini bir lira arkadaşlar siyasi cephemizde bildiğin komedi/gerilim filmi gibi şerefsizim. Daha dün yargının bağımsızlığını dile getiren, davaların takipçisi olan ve hakimlere polislere teşekkür eden başbakan, bugün kendi taraftarlarına soruşturmalar açılınca yargı ve polis içerisindeki örgütsel yapılanmadan bahsediyor. Daha dün cemaatin orduya savcılar ve polisler ile saldırıldığını, sahte deliller ile davalar açıldığını söyleyen muhalefet, bugün aynı savcı soruşturmayı açtığı halde bu soruşturmaların devam ettirilmesini savcı, hakim ve polislerin üzerinde oyunlar oynandığından bahsediyor.

Lan olm siz nasıl insanlarsınız la? Tamam siyaset falan filan ama bu kadar salak yerine konulmaz bir millet. İnsanlar fikirlerini belki değiştirebilirler zamanla. Olur böyle şeyler hani hırsla savunduğunuz bir şeyi daha yumuşatabilirsiniz. Ama söylediğiniz fikirlerin 180 derece tersini ertesi gün söyleyemezsiniz!! Böyle din değiştirir gibi olmaz beyler ayıptır, yazıktır günahtır yapmayın artık.

Konumuza dönersek bence daha vahim bir şekilde son yaşadıklarımızı iyi değerlendirmemiz gerekiyor. Bu fikirleri üreten kişiler kahvede ilkokul mezunu Ahmet ile orta okul mezunu Mehmet değil. Bu adamlar parti liderleri. Bazıları vekil, bazıları bakan ve bir tanesi de başbakan! “İkisi tartışır yargı karar verir dayı sakin olalım” bir durumu yok çünkü taraflardan birisi “ben haklıyım benim dediğim olacak” diyerek kendisine yöneltilen suçlamalarda dosyaları hazırlayacak, delilleri toplayacak ve bunları değerlendirecek yapıyı komple değiştirmek istiyor ve hatta değiştiriyor!

Medya sus pus olmuş ve bu durumun hala ne anlama geldiğini anlayamamış görünüyoruz. Elbette bu satılmış medyayla anlamamız beklenmiyor ve bu durum değerlendirmesini ikinci yazıya bırakarak yakında ikinci yazıyla devam ediyorum yazıya. To be counted…

On İki Garip Adam

İşlerimiz dolayısıyla uzun süredir yazamadığım ama satır başı attığım konu var yine gündemden. Geçen hafta basketbol camiası içerisinde yaşanan milli sporcumuz Cenk AKYOL’un takımdan kesilmesiyle ilgili. Fazla uzun olamayacağı muhtemel yazımda hafif Cenk’i tanıyalım hafifte konuya girelim.

Açık söyliyim ben Cenk AKYOL’u hiç sevmem. Hani derler ya “ben bunun babasını da sevmezdim” aynen öyle. Çoğu kişiye hayatımda hep objektif yaklaşmaya çalışıyorum, eksi puanları vermemeye çalışıyorum ama olmuyor. Bir kere ayar olmama sebep konulardan birincisi alt yapılarda diğer birçok sporcumuz gibi yeterli potansiyeline rağmen kendini geliştirememesi aklıma geliyor. Elbette bu bizim milli sporcu hastalığımız bir bakıma. Alt yapı milli takımlarımız basketbolda futbolda veya neyse artık tozu dumana katarken üst yapıya çıkınca benzer gelişimi gösterememesi elbetteki sporcularımızın da suçu ama en büyük suçlu bu adamları yetiştirme görevinde olan hocaların suçu. Neyse bu farklı bir tartışma konusu haliyle. İkinci sebep ise potansiyelini gösteremediği halde garip bir şekilde milli takıma sürekli çağırılması!

Arkadaş bu adam formsuz olabilir, ceza yemiş olabilir, takımında bütün sezon beş dakka süre almış olabilir efendim ne bileyim hastalanır basur falan olur yok! İllaki en tepe başında milli takıma diğer formda arkadaşlarının arasında seçilir Cenk AKYOL. Bu konuyla alakalı yani uzun süredir milli takım hocalığımızı yapan Tanjeviçin ilginç tercihleri vardır biliyorsunuz. Bir çok eleştirimize rağmen ama dikkat edin bizim sağda solda yaptığımız üç beş kişinin eleştirilerinin haricinde kimsenin medyada bir şey diyemediği bir adamdır aslında Tanjeviç. Bu sebeple sürekli kadroda olan bu çocuğu seviyor demek ki dedik.

En son yıllarda yaşadığımız şey ise Cenk AKYOL’a olan sinir potansiyelimizi daha da artırdı. Haliyle Fenerbahçe voleybol takımındayken çıkmaya başladığı Naz AYDEMİR’le olan birlikteliği canımızı sıktı :)

İşte bu geçtiğimiz yıllar içerisinde sinirlerimizi iyice geren Cenk AKYOL’un milli takımı kadrosuna alınmamasına nihayet sevindim ve şaşırdım elbette. Çünkü adam belkide kariyerinin en iyi basketbolunu oynarken ne olmuştu da milli takıma alınmamıştı?

Geçmiş yıllarda bazı oyuncuları kendi kişisel anlaşamamazlıkları sebebiyle takıma dahil etmediğini de biliyoruz ve buna saygı gösteriyoruz. Çünkü bir hocanın seçimleri bana göre kendi kişisel seçimleridir. Kimisi bir oyuncunun üstünden skoru yapar ve diğerlerini görev adamı gibi kullanırken, kimisi bunu takıma dağıtır. Kimsi 6-7 kişi ile kadroyu çevirirken, kimisi 12 kişiye de eşit süre verir. Bunlar hocanın tercihleridir ve saygı gösterilmelidir. Elbette Tanjeviç’in bizim takımı Uganda milli takımı zannederek 10 yıl sonraki şampiyonaya kadar bekletmesi ve başarıyı buna yönlendirmesi eleştirilir ama arasında ki farkı iyi analiz etmek gerekir diye düşünüyorum.

Lakin basketbol milli takımımızın bu durumu öyle Ferguson’un Tevez’i göndermesi gibi elit hoca statüsünde gelişmemiştir. Yani Tanjeviç gerçekten de bazı oyuncuları kendi sistemi içerisinde iyi oynayacağını düşündüğü için formsuz olsalar da takımına davet etmiştir. Bazı oyuncuları da iyi durumda oldukları halde kendi kararıyla takıma dahil etmemiştir. Tabi her zaman kazın ayağı öyle olmamıştır bildiğimiz üzere. Geçmişte bazı oyuncuları federasyon ile alakalı şekilde veya başka sebepler dolayısıyla kadroya dahil etmemiştir. Örnekleri vardır unuttuk artık çünkü uzun yıllar geçti. Mesela işte Hüseyin BEŞOK çok formda olduğu bir dönemde ve milli takımın sırtı dönük pivota ihtiyacı olduğu bir dönemde kadroya alınmamıştı. Sonra pivotumuz neden yok turnuvada diye ağladığını hatırlıyorum yorumcuların. Yorumcular dedim de bir medya mensubu bile bu olayı dile getirmemiş, bu kişisel sebeplerden takıma alınmayan oyuncular ile ilgili söz söylememişlerdir.

İşte basketbol federasyonunun kendi zevkine göre karar almasını eleştirmeyen medya dahil milli takım camiası da güvenilirliğini yitirmiştir. Bazı yalanlarının bile ortaya çıkmasından gocunmayan insanların başkanlık yaptığı basketbol federasyonumuz yazının başında belirttiğimiz gibi dingonun ahırıdır adeta.

Şimdi gelelim Cenk mes-e lesine (başbakan gibi yaptım bakalım hitapta etkili olacak mı :) arapça ya bizim dilimiz “mes-e lesi” diye okuyor). Olay Cenk AKYOL’un Galatasaray ile kazandığı lig şampiyonluğunda mikrofonlara konuşmasıyla başlıyor. Aslında basit bir iki soruya cevap verecekken gördüğü NTV mikrofonunu demetten ayırıp yere bırakıyor. Bunun sebebi olarak belli ki Taksim parkında ki bizim de daha önce bahsettiğimiz gezi parkı direnişini göstermemeleri sebebiyle protesto etmek için yapıyor. Yani “ben sizi yok sayıyorum size konuşmam, kaale almam bundan sonra” demek için yapıyor.

Peki sonra ne oluyor? Konuyla ilgili Yiğiter ULUĞ çok güzel bir yazı yazmış. Bu kadar güzel bir yazının üstüne çok bir şey yazmayacağım. Burada bize düşen durumu değerlendirmek olmalı. Cenk’in takıma alınmama sebebinin iyi niyetli bir şekilde düşünürsek “takımın takdiri” ne bırakabiliyoruz mantıksal olarak. Fakat mantıksal olarak, Türkiye’de bu hareketi yaptıktan sonra pislik bir şekilde ceza yenmiş olabileceğini de düşünüyoruz. Peki hangisini seçelim? Hocanın takdiri midir bu olay yoksa yaptığı hareketten dolayı mıdır? Bunun cevabı zaten çok açıktır. İlerisini gerisini çok fazla konuşmamıza gerek görmüyorum. Basketbol federasyonu yine geçmiş yıllarda olduğu gibi birilerinin kuklası gibi hareket etmiştir bana kalırsa. Sporu siyasete bulaştırmadan yöneticilik yapmak gerekmez mi? Bir sporcu hayatında yanlış gördüğü şeyleri söyleyebilir, bir şeyleri protesto edebilir hatta cezasını kabul eder ise maça bile çıkmaz bu adamın kendi kişisel sorumluluğundadır. Takımı eğer yaptığının yanlış olduğunu düşünüyor ise uyarır gerekirse ceza verir. Bunlar profesyonel insanların yasal yaptırımları ve hukuksal kuralları dahilinde yapılır.

Ama bir federasyon, hükümet veya hoca grubu kendisi siyasi düşüncesine ters diyerek, kendisini protesto ettiği için bir sporcunun milli olmasını engelleyemez. Engellemeye teşebbüs etmek hatta bunu dile getirmek bile çok büyük ayıptır ve kabul edilemez. Siyasi düşüncesi ne olursa olsun bu yapılmamalı. Yani mesela taksim olaylarına destek vermeyen sporcuyu da milli takıma mı çağıracaksınız o zaman?

Elbette bu söylediklerimiz laik demokratik hukuk devletleri için geçerli kurallardır. Hep söylediğimiz gibi ülkemiz böyle bir devlet değildir. Dayılar enişteler devletinden de bu beklenir zaten.

Basketbol milli takımımız ve federasyon yetkilileri bir kez daha ellerine yüzlerine bulaştırdıkları bu işi de örtbas etmeye çalışıyorlar. Zaten yıllardır hiçbir olaya ses çıkartmayan medyanın çiçek böcek tarafına da çok güzel laf sokan Yiğiter ULUĞ abimize buradan teşekkür ediyor, gazeteciliğin gerekliliklerini yerine getirdiği ve işini yaptığı için! saygı duyuyorum. Darısı diğer yorumcuların, gazetecilerin ve yazarların başına inşallah… Unutmadan sporcu geçinip böyle bir sebepten takıma alınmayan arkadaşlarına destek olmayan adamlarda anca kardan adam olur (made in Adabazar) kusura bakmasınlar

Taksim Olayları

Yakın zaman önce başlayan ve gelişimi kar topu misali büyüyen olaylarıyla ilgili bizde buradan bir iki şey yazalım dedim. Uzun zaman oldu bir şeyler yazmayalı. Gerçi söylemiştim benim bölümde havaya girince yazarım veya ara veririm diye. İş icabı uzun bir eğitim programına katılmak durumunda kaldım. Sabah onunla uğraşıp, akşamda yok takımın maçı yok anasının gözü derken buraları boşladık. Birazda haliyle ilk hevesim gitti sanki. Yazıcam ama ara ara yine. Belki uzun sürecek ama hiç olmazsa 1985′lere kadar yakın tarihi yazmayı planlıyorum. Birazda siyasete çok girmeyip şiir falan paylaşmakta lazım tabi. Sonra kitap önerisinde bulunmayışımız okuyan arkadaşlara ayıp olmuş sanki. Neyse, konuyu dağıtmadan şu Taksim için söylenenleri toparlayıp değerlendirelim.

Beklemek iyi oldu sanki. Birçok olayın, bir çok şehirde yaşandığı bu süreçte sıcağı sıcağına yazmayıp seyretmekte soğuk kanlı analizleri yapmamızı sağlayacaktır bana göre.

Elbette genel olarak olayları anlatmayacağım. Zaten nasıl başladığını ve geliştiğini hemen hemen hepimiz biliyoruz. Parkın bir kısmının yıkılıp tarihi kışlanın ve ortasına dikilecek olan alışveriş merkezini protesto eden gruba polisin gece baskınıyla dalmasının ardından insanlar internet ve telefon aracılığıyla bu müdaheleyi protesto etmek için Taksime yürüdü. Bunlara yine polisin gereksiz müdehalesinin üstüne olaylara sağ duyuyla yaklaşıp ortalığı sakinleştirmesi gereken başbakanın yaptığı bu açıklama;

tuz biber ekerek daha fazla kişinin toplanmasına ve müdehaleninde büyümesine olanak sağladı. Burada olayları başlangıç noktasından itibaren takip edersek; cidden üç beş ağaç ve alışveriş merkezini protesto etmekten polisin aşırı ve gereksiz müdehalesine, buradan da başbakanın inadına inat protestoya, buradan da artık komple aşağılanınca ve terörist damgası yeyince hükümete yönelik sesini çıkartma eylemine dönüştü. İnanılmaz bir gelişme ve dönüşüm içerisindeki bu olayların nasıl buralara geldiğini başbakana sormak lazım. Bizde bir taksim direnişçileri kadar olmasa da küçük bir protestoyla hükümeti tutumu sebebiyle protesto ettik. Sadece bu olayları değil, uzun süreli iktidarlarındaki tahammülsüzlüğü protesto etti aslında insanlar.

Ve en önemli nokta bu olayların bir parti eksenine oturtulamamasıydı. Ben dahil bir çok kişi hükümeti yönetim olarak beğenmeyen insanlar. Muhalefeti de beceriksizlikleri sebebiyle eleştiren arkadaşlarımın hepsinin bu olaya destek vermesi en dikkat çeken noktadır. Başbakan ve ekibinin ısrarla “siyasi ideolojiye” sokmaya çalıştığı bu grupların belki küçük gruplar halinde ama kesinlikle bir siyasi parti veya örgütle organize olarak buralara geldiğini söylemek için sanırım biraz kör olmak gerek. Gerçi “bir gtün kılı” olmaya bu kadar meraklı olan bir toplum kesiminin kör olması zor olmasa gerek.

Yalnız söyleyelim; yazının amacı kahrolsun başbakan, yaşasın demokratik direnişçiler demek değildir. Haklı veya haksız durumları anlatırsak birisi bir resim koyar polisin vurduğu, birisi de bir video koyar molotof atan böyle sürer gider. İşimiz sakince olayları izlemek ve doğru bir şekilde analiz etmek olmalı. Kaldı ki, neyi savunursanız savunun devletin güvenlik güçlerine içinizden her hangi birisi taş atarsa, araba devirir ise siz ne yaparsanız yapın suçlu olursunuz zaten. Elbette genellememek lazım ama toplum algısı bunu getiriyor. Bu karmaşadan nemalanacak olan yine hükümet elbette.

İki kelimede polise söylemek lazım tabi bu arada da. Karşınızda bir grup insan ki çoğunluğun pasif direnişçi olduğu görünen bir gruba bu saldırının sebebi amacı nedir? 100 kişilik bir gösterici grubunda 5 kişi polise taş atıp küfür ediyorsa buna dayanarak bütün gruba su sıkıp gaza boğmak mantıklı bir polis müdehalesi midir? Yoksa mantıklı olan bu kişileri tespit edip kalabalıktan çekip almak mıdır? Polisimiz ne yazık ki bu gösterilerde başarısız olmuştur, diğer bazı başarısızlıklarına da yenisini eklemiştir. Ayrıca polislerin bu denli şiddetli ve saldırgan olmasının arka yüzünü arkadaşlarla konuştuğumuzda ortak olabilecek düşüncemiz; başbakanın bizzat şiddetli bir şekilde saldırı talimatı verdiğiydi.  Çünkü hiç bir güvenli görevlisi belli bir yerlere sırtını dayamadan bu tip bir şiddeti uygulayamazdı. Ne yazık ki haklı çıktık, çünkü onuda başbakan yine kendi açıkladı;

İlk gördüğümüz nokta her zaman ki gibi başbakanın tuhaf bir egemenlik havasında duruma bakış atmasıydı. Bu tip bir oluşumda bana göre ve bir çok sanırım siyasetçiye göre de yapılması gereken halkı sağduyuya davet etmek, baktın olmuyor planlanan alışveriş merkezinden vazgeçmek olmalıdır. Aslında, Kadir Topbaş yapılması planlanan şeyleri güzelce anlattı, Bülent Arınç yine bu sağduyu açıklamasını yapıştı.Yine başbakan kürsüden “efendim ne alakası var kim demiş alışveriş merkezi falan..” diyerek Çoban Süloya yıllar sonra tekrar selam yollarken akşamında işler yine değişti. Dolunayla beraber kurt adama dönüşen başbakan aldı sazı eline başladı dinsel vecibelerden çalmaya ki ne çaldı ne oynadı be arkadaş. Hemen muhafazakar kanadı etrafında toplayan diğer siyasi liderler gibi “camide içki içtiler” dedi, “türbanlı yakınımı çocuklarıyla beraber yerlerde sürüklediler” dedi, “12 yaşındaki çocuğu köprüden aşağıya attılar” dedi… dedi de dedi.

Bir diğer konuşulması gereken nokta da medyamızın zaten bildiğimiz durumu. Fazla bir şey demek istemiyorum çünkü söyleyecek kelime bulamıyorum. Medyanın ve yazarların nasıl baskı altında olduklarını bir kez daha görmekteyiz. Dünyada bile bazı haber kanalları canlı yayınlar ile olayları verirken, bizim kanalların penguen belgesellerini bize göstermesini uzun bir süre unutmayacağız.

Bana göre korktu bu sefer başbakan. Hani bir ay evvel bir yazı yazmıştım Aydın Dediğin II diye. İşte sanki benim yazımı okumuş ve sessizliğinden sıyrılmış bir grup vardı karşıda bu sefer. “Hangi partidensin” dediğinizde “partim yok” diyen bu grup işte. Bunları karşıya aldı başbakan bu sefer. Ve matematiksel olarak bakarsak, ülkemizde oy kullanmayan 10 milyona yakın insanı ne kadar karşıya aldı önemli yani. Bu sebeple o partilere güvenmeyip oy vermeyenlerden çekindiği için ısrarla “ideolojileri nedir” diye saldırıyor durmadan. Medya bu sebeple ellerinde. Baktı olmayacak, kendi camiasına “bunlar anarşist, bunların kökü dışarıda, bunlar vandalizmin temsilcileri” diyerek yine uyku moduna alıyor temsilcilerini.

Benim yakın arkadaşlarımın bizleri göre göre, gözümüzün içine bakarak başbakanın söylediklerini papağan gibi tekrarlamaları üzücü gerçekten. Olmuyor artık iki lafta bunlara söylemek lazım. Benim bir partiye yakın olmadığımı bilerek ısrarla başbakan gibi kendi kafalarında yarattığı siyasi ideolojiye sokmaya çalışıp, eldeki verileri değil de hedef saptırıp geçmişe atıf yapmalarını iyi anlıyorum aslında. Çünkü bu arkadaşlarımızın gerçek fikirleri, protestoları dinlemek sebeplerini araştırmak gibi bir amaçları yok. Tek amaçları var söylemlerine göre düşünce özgürlüğünü destekliyorlar. Elbette kendileri gibi düşünülürse. Dahasına tahammülleri yok çünkü. Bu sebepten liderlerinin cümleleriyle geliyorlar ve tosluyorlar mantık bariyerlerine. Çünkü yapılanların demokrasiyle, insan haklarıyla, eşitlikle, özgürlükle hiç bir ilgisi yok ki ellerinde salladıkları muhafazakar kimlikle ve din ile hiç mi hiç ilgisi yok. Ha bunu görürler mi? Bunun analizini yapacak zekaları elbette var ama bakış açıları yok. O kadar yok ki, bu insanlar hedefleri doğrultusunda sizi bile kalemde silecek olduklarını anlıyorsunuz.

Peki bu beklentimizin temeli nedir? Başbakan Tayyip Erdoğan neden eleştiriliyor bir düşünelim? Demokrat değil diye, din ayrımı mezhep ayrımı yaptığı için, otoriter baskıcı bir tavrı olduğu için, laik hukuk sistemini bozmaya çalıştığı için veya yasama/yürütme/yargı üçgenini kırmaya çalıştığı için mi eleştiriyoruz?

Şöyle bir bakalım adama, ekibine. Bu adam söylediğimiz insan değil zaten. Demokratik laik bir hukuk devletine inanmıyor. Tek adamlı yönetimi istiyor, mezhep ayrımcısı arada ağzından kaçırıyor zaten. Medyayı satın alan, yazarları susturan, sanata karşı, özgür düşünceyi değil II.Abdülhamit tarzı kontrollü ve baskıcı bir camia istiyor işte elimizdeki malzeme bu. Ve bunu takip eden bundan nemalananları kenara atar isek 10 milyondan biraz fazla kişinin siyasi düşüncesi ve hayat felsefeleri de bu zaten.

Kendini kandırmasın AKP’ye oy veren kişiler. Sen zaten demokrasiyi hiçbir zaman istemedin. Sen çoğunluğu ele geçirip baskıyla yönetmek istedin. “Yapmayın bu demokrasi değil” dendiğinde ise buna cevap vermeyip “geçmişte neler yapıldı bize” dedin. Yani yine verdiğin cevap ile bizi doğruladın. Sen mezhep ayrımcılığına muhtemelen inanıyorsun arada “mum söndü yapıyorlar” diyerek muhabbet çevirdin hatırla başbakan da çeviriyor işte arada. Sen hayatında bir yahudiyi tanımadığın, ticaret yapmadığın halde öğretildiği için onlardan nefret ettin. Hayatında bir yıl güneydoğuda yaşamadığın halde geçtim ankaradan öteye gidemediğin halde kürtleri bana anlattın adamların hepsini pkk sempazitanı yaptın. Atatürkten belki nefret ettin, belki etmedin ama işte dinen sakıncalı buldun ve evet benimsemedin içten bir şekilde hiç bir devrimini anlamadın, anlamakta istemedin. Çünkü ne yazık ki düz yetiştin, etrafının düz bakmasını istedin ve öyle baktın, bakıyorsun. Sana düz bakma, insanca bak dediğimizde “e geçmişte neler neler yapmışlar camileri ahıra çevirmişler” ile geldin sanki ben çevirmişim gibi. Kabul edin arkadaşım, iyisi kötüsü belki hepsi, belki bir tanesi sizde var işte bu sebeple bu adamın peşindesiniz, bu sebeple bir bildiği vardır diyorsunuz. Belki yanlışları gördüğünüz halde bu sebeple sessizsiniz.

Kendini kandırmasın artık CHP’ye MHP’ye ve Milli Görüşçü’ye oy veren kişiler. İşte bu sizin eseriniz değil mi yine? Siz sosyal demokrasiyi ırkçılık ile işlediniz, geçişte yapılan baskıları ortaya koymadınız, bunları eleştirmediniz. Siz kafanızın ardında muhafazar insanları ötelediniz. Bu adamları yine din tüccarlarının önüne attınız. Uçları keskinleştirdiniz ve hala kömürcü makarnacı diye dalgaya alıyorsunuz. Ve siz MHP teşkilatı siz değil misiniz Süleyman Demirelin peşi sıra yıllarca giden. Sizin vatan millet duygularıyla yoğrulan saf anadolu çocuklarına sahip çıkıp bu bilinçle yetiştirmeniz gerekirken mafya oldunuz, kabadayı oldunuz, yurtlarda haraç kestiniz ulan biz ülkücüyüz diye. Sosyal devlet nedir, komunizm nedir bilmeden körü körüne saldırdınız ve uzaklaştınız belki sizin kadar ülkesini seven sosyal aydınlardan. Ve siz Milli Görüşçüler. Hiç kusura bakmayın siz de suçlusunuz dayı. Hadi geçtim Erbakan vefat etti, peşinden gittiğiniz adamın din tüccarları olduğunu göremediniz. “Bunlar haçlı uşağııı, bunlar cehennemde yanacaklar..” diyen parti başkanınız gitti AKP’ye yardımcı oldu! “muhafazakarız dinimiz bütün” dediniz mezhep ayrımcılığı sizde yaptınız. Dinde ruhbanlık olmadığı halde hacının hocanın gtünden ayrılmadınız, dinin tasavvufunu ve hoşgörüsünü değil baskısını ve “ya allah bismillahını” aldınız. Hoşgörü dini dedik, sizde CHP kesiminden aşağıya kalmadınız başı açık kadınlara orospu dediniz, namaz kılmayana dinsiz dediniz hurafelere sahte hadislere inandınız ve dini yıprattınız.

Kim var meydanlarda? Hepsi var işte muhalefetten ve hepsi var işte bu söylediklerimi destekleyecek. Bilinçli bir şekilde oradalar mı peki. Hayır değiller ama hükümetin yaptıkları için oradalar. Kendilerince haksızlıkları protesto etmek için oradalar.

Ve artık her protesto eylemini kafamızın örümcelekmiş tarafındaki ötekileştirme kavramıyla bağdaştırmayın. İnsanların ne için protesto ettiğini dinleyin çünkü muhtemelen yanlış yapılan bir durumu protesto ediyorlardır. “heaa yobaz işte” veya “bunların hepsi aynı komunist” demek ile demokrasi beraber yürümüyor arkadaşlar. Mesela hala bu eylemlerin “ağaç için yapıldığını” söyleyen adamların olduğu hatta ötesine nihayet geçip “demek ki ağaç için değil başka bir şey varmış” diyen adamların olduğunu görüyorum. Yazık, birazcık etrafın ne dediğini dinleyin hatta ayıp yaptığınız.

Yazıyı fazlada uzatmadan bu olayları çözümlemek için adımlar atılması gerektiğini ve bu adımların hükümetten gelmesi gerektiğini söyleyelim. Şu haklı bu haklı meselesi değil tekrar ediyorum konuştuğum. Şiddet ise bana göre polisin, “devlete başkaldırıyorlar” diyerek halkın bütün kesimine sıktığı gaz bombalarının adıdır. Devletin güvenlik görevlileri, bilakis militan gibi gaza gelemez bunu yapamamalı yani. Yine avukatların gözaltına alınması, doktorların tutuklanması, gazdan etkilenenlere kapıları açanlardan hesap sorulacağının belirtilmesi düşündürücü etkenlerdir. Geçtim devletin internetten tweet atanların bile soruşturacağını açıklamasına ne denilebilir ki?

Yine bunların dışında olaylar sebebiyle hayatını kaybeden bütün insanlara allahtan rahmet diliyorum. Birisi üniversite öğrencisi, diğeri polis olsa fark eder mi? Hepsi insan sonuçta. Ailelerine sabır diliyorum tekrar.

Gelecek ile ilgili yazımın arasında söylediğim gibi bana göre seçimde bu sefer bir sürpriz olabilir. Oy vermeyen kesim, artık muhalefeti eleştirip sandığa ne sebeple olsun yığılırsa aradaki 3-4 milyonluk oylar kapanır belki biraz daha dengeli bir yönetim sergilenir. En önemlisi de başbakanın “artık ben tek adamım” psikolojisinden çıkmasının sağlanmasıdır.

Aydın Dediğin

Etrafımızda duyarız aydın derler adına hani “entellektüel bilgi birikimi” ile gelir bu adamlar, bilgi birikimi var denir bu insanlara. Şehrinize gelir belki bu adamlardan bir tanesi. Konferans verir size, hikayeler anlatır şiirler okur. İyi insanı anlatır, doğru yolu anlatır, nasıl yaşanılması gerektiğini anlatır. Güzel şeylerden bahseder, geçmişe ikide laf atarak birilerini över de över alttan alta. İsmi lazım olmayan bir kişi yine bu argümanlar ile yaşadığım şehre geldi de oradan bahsi açıldı konunun.

Elbette şu günlerde bir “akil insanlar” polemiğidir gidiyor bildiğiniz gibi. Medya tarafından yaratılan bu aydın grubunun ne kadar aydın olduğu, ne kadar dürüst ve düzgün insanlar olduğu konusunda şüpheler var haliyle. Bir kere, toplumumuz bir çok şeyde olduğu gibi aydının, entellektüelliğin, düşünce akımının ve sanatın ne olduğundan habersiz ne yazık ki.

Bu yaratılan sahte aydınların düşüncelerini eleştirmek veya karşı çıkmak ise benzer düşünce tepkileriyle değil, güç kullanarak bastırılmaya çalışılıyor ülkemizde. Ve düşünce olarak eleştiri bile yöneltilmiyor aslında. Çoğu aydın ise sesini çıkartmıyor olanlara, yaşananlara karşı. Olaylara sessiz kalıp, ülkenin sanatçı veya aydın kesiminde hala yer almak mümkün müdür? Düşüncesini dile getirmekten korkmak ve ortalığı namus kavramından yoksun olan bu kişilere bırakmak doğru mudur?

Ve halkın sesi olması gereken bu insanlardan sesini çıkaranlar susturuluyor ise bir şekilde, bunda halkımızın da suçu elbette vardır. “Herkes işini yapacak, davulcu davulunu çalar, üniversite hocası dersini verir araştırmasını yapar, çoban ineğini güder ise karışıklık çıkmaz. Ortalığı karıştırmaz isek gerçek demokrasiye ulaşırız. Demokrasi işte budur” diyen adam aydın olur mu? Gelip bana ne katabilir? Yöremize ziyarete gelip konuşma yapan bir şahıs mesela sözü “yetim hakkının önemi” ile başlatıp “afrikadaki insanlara da yardım edelim” “açsak sadaka verelim” ile bitiren güzel abimiz, kendi gazetesinde 13 yaşındaki kıza tecavüz eden adam hakkında neden bir iki kelime bile eleştiri getirememiştir? Ben şimdi o akşam oraya çıkıp “siz bu tecavüz olayı ile ilgili “aslında o gün kendisine ilaçlı gazoz içirmişler, olayları hatırlamıyormuş komplo bunlar” demiştiniz, gelip burada yetim hakkı falan neyi anlatıyorsunuz?” desem yanlış mı yapmış olurum? Ne yazık ki bu kişiler her yerde, toplumun mevki sahibi insanları bu adamları dinliyor. Belediye başkanları, müdürler, öğretmenler, gençler, kaymakamlar…

Yetimlerin hakkını bize anlatacağına, şak şakçılık yaptığı hükümete ve çalışanlara anlatsa daha iyi olacak sanırım. Bunlar ile ilgili iki yazı koyacağım peş peşe Mumcu’nun kaleminden. Namus ve Toplum üzerine yazılan iki yazının iyi okunması ve anlaşılması dileğiyle. İsmini yazmaya gerek görediğim kişide belki denk gelir okur buraları bir gün. Tabi namusu, her fırsatta bacak arasına getiren bu adamların işlerine gelince nasıl gazozları üçyüzmilyonbaloncuk şeklinde açıp içtikleri insanın midesini bulandırsa da okusun yine de;

Namus

Namus, toplumdan topluma, insandan insana değişen göreceli bir kavramdır. Genellikle birisi hakkında;

- Nasıl adamdır?… diye sorulunca;

- Çok namusludur… diye cevap verilir. Yani,

- Evinde barkında, işinde gücünde, içkisi kumarı yok… gibi ortalama tanılar verilir hep.

Namus konusu Türkiye’de hep cinsellikle bağlantılı olarak kullanılır. Namuslu olmak, cinsel konularda düzen dışı yaşamın içine girmemek demektir bir bakıma. Kadının namuslusu erkeğine bağlı olanı, erkeğin namuslusu da karısından başka gül koklamayanıdır. Kapalı toplumlarda bir mahallenin sakini kendini çevredeki olaylardan sorumlu tutar. Mahalleden birinin kızı gece delikanlı ile görülmüş ise;

- Mahallenin namusu… diye mırıltılar başlar. Bunlar aslında, çevrenin tutucu koşullarıyla bastırılan cinsel içgüdülerin bir çeşit tepkisidir…

- Mahallenin namusu bizden sorulur… gibi kabadayılıkla karışık namus bekçiliğinin de temelinde çok kez doyurulmamış cinsel içgüdüler yatmaktadır.

Devlet dairelerinde bazı müdürler içinde,

- Namuslu adam… denir. Bu da, müdürün rüşvet yemediği, kimseye haksızlık yapmadığı anlamında kullanılır. Çünkü artık toplum öylesine bir çöküntü içine girmiştir ki, rüşvet yememek bile en büyük erdemlerden birisi sayılmaktadır.

Namus sözcüğü siyasal yaşamda da geçerlidir. Yazılarda konuşmalarda sık sık…

- Namuslu politikacı, namussuz politikacı… sözcüklerine de rastlarsınız. Namussuz politikacı, ülkenin bağımsızlığına, halkın insanca yaşama hakkına karşı, egemen sınıfların sözcülüğünü yapan adamdır bize göre. Namuslu politikacı ise, ülkenin bağımsızlığını ve halkın kurtuluşu için çalışan politikacıların adıdır. Namus, siyaset alanında sınıfsal bir içerik kazanmaktadır kendiliğinden. Namuslu aydın ise, bilgisini emekçi sınıfların emrine veren okumuş insandır. Şimdi, özellikle olağanüstü dönemlerde çevresindeki insaların ezilmesi için savcılıkta koşan profesörleri düşünün. Bunlar, yıllarca kitaplar okumuş, kitaplar yazmış, dersler vermişlerdir. Dışarıdan bakan, bu profesörlere,

- Aydın adam… diyebilir. Ama, bunlar hem karanlığın hem de namussuzluğun simgesi olmuşlardır. Ne aydın, ne de namusludur bunlar.

Namus, çağımızda ve toplumumuzda, adaletsiz düzene karşı takınılan tavırla belirlenmektedir. Bir adamın iyi aile babası olması, çocuklarına karşı çok müşfik davranması , komşusunun karısına kızına bakmaması namuslu olması için belki gereklidir ama yeterli değildir. Çünkü namuslu olmanın gerek ve yeter koşulları vardır çağımızda.

Bir hukuk profesörü düşünün. Toplumdaki bütün haksızlıkları görür, ancak hiç sesini çıkartmaz. Sadece avukatlık gelirini,  sadece yayımlayacağı kitabın ya da teksirin kaça satılacağını düşünür. Bu bir namuslu aydın ya da bilim adamı mıdır?

Bir doktor düşünün. Toplumun sağlık koşullarını bile bile, sadece katlar, arabalar almayı tasarlar. Kazanmayı, daha çok kazanmayı amaçlamıştır hayatta… Bu bir hekim yada namuslu aydın mıdır?

Örnekler çoğaltılabilir da da. Uzar gider namussuzlar kervanı.

İsmet İnönü

- Bir memlekette namus erbabı en az namussuzlar kadar cesur olmadıkça, o memlekette gerçek kurtuluş olmaz… derdi. Bu söz çok geçerlidir günümüzde. Namuslu insanın, çevresinde ki haksızlıklara karşı cesur olması, kendisine düşen bir namus borcudur.

Namuslu aydın hep acı çeker. Daha da çekecektir. Fakat bir devrimcinin de dediği gibi

- İnsan şu veya bu biçimde ölebilir. Önemli olan insanın sırtını düşmana dönük ölmemesidir…

Her ülkede emperyalizme ve kapitalizme karşı başkaldıran namuslu aydınlar yirmi birinci yüzyılda dikilecek meçhul asker anıtlarının bronz taşlarıdırlar.

Yeni Ortam 

18 Ağustos 1974″

Armudu Çöpü İle Yiyeceksin, Küreğin Sapı İle Döveceksin

Geçtiğimiz günlerde yoğun kar yağışı oldu biliyorsunuz arkadaşlar. Ben Adabazar’a uzun zamandır böyle kar yağdığını hatırlamıyorum yani. Yada yağıyordu da, biz sürekli eşşek gibi çalıştığımızdan farketmemişizdir ne bileyim. Bu yoğum kar yağışı sebebiyle malumunuz bir kar birikintisi oluşmuş çarşıda. Herkesin elinde bir nevale; kimisi araba fırçasını, kimisi ayakkabasını, kimisi de bulduğu kürek ile kapısının önünü kürüyor çarşıda.

Ama bir uğraş içinde esnafımız, harıl harıl müşterileri rahat girsin diye uğraşıyorlar. Yolda da baya kar olduğundan, arada “belediye açmayacak mı buraları? Halk nerede yürüyecek?” diyerek sitemkar bir halde birbirlerine benzer soruları yöneltiyorlar.

sapanca esnafının isyanı

Tabi gece yağış sonrası hafif yağmur ile beraber gelen bir don var yollarda. Kaya düşe ilerliyoruz kenardan kenardan. Gazete almak için park kenarının merdivenlerinden geçeceğim ama silme kar olmuş arkadaşım. Basan kayıyor, basan kayıyor…

Çevik ve atletik bir yapıda olduğum için merdivenleri bir sekişte geçiyorum. Tepedeki yaşlı teyze, benim yaptığım bu atik hareketi dikkatlice inceleyip suya eğilen ceylan nezaketinde merdivene adımını atıyor. Ben hendek atlamış deve gibi mutluyum bu arada. Önünü araba fırçasıyla süpüren gazeteciyi selamlıyorum. Dönüş yolunda teyze daha yeni inebilmiş merdivenlerden iyimi. Bende yavaş yavaş iniyorum ama her an birisi düşebilir. Çevre esnaf merdivendeki kar birikintisinden yana dertli. Belediyenin karı temizlemesi lazım diyorlar çay içerek.

İşlerim bitiyor, yine merdivenle baş başayım. Hala kimse temizlememiş merdivenleri. Kaldırımlar temizlenmiş iyi güzelde biriside çıkıp “şuradaki merdiveni ben temizleyeyim düşmesinler” dememiş ya lan. Kızıyorum esnafa, birisinden küreği kaptığım gibi merdivene dalıyorum. Zaten yumuşamış olan kitleyi alıveriyorum oradan. Hepi topu dört basamağın olduğu bir merdiven zaten. Esnaf abi “iyi yaptın, iki kişi düştü bugün oradan” diyor. Herkes bir memnun ki anlatamam size. Mutlu mesut merdivenden inenler, çıkanlar. O temizleniş dar kısımda birbirlerine yolu ikram etmeler.

İşte burada devreye yine ben girip “merdivendeki kar birikintisinden, toplum analizini” yapıştırıyorum hemen arkadaşlar. Bizim milletin olaylara bakış açısının işte bu kıçı kırık kar birikintisine bakış açısı gibi olduğunu direkt söyleyebiliriz. Sorun ortada; kar birikintisi ile merdivenin kayganlaşması ve tehlike arz etmesi. Ne yapmak gerek peki?; bir kürek yardımıyla karın temizlenmesi. Küreğimiz var ise neyi bekliyoruz peki? İşte bekliyoruz, bizim özelliğimiz bu. Beklemek, bizim yapımızda var. Birisinin merdivendeki karı temizlemesini bekliyoruz, sıradayken araya kaynayan adama “birisinin” bir şey demesini bekliyoruz, hakkımız yendiğinde birilerinin elimizden tutmasını, konuşmasını bekliyoruz.

Susuyoruz arkadaşlar, harekete geçecek gücümüz var ama beklemeyi yeğliyoruz. Hep beraber kar dolu koca caddeyi temizliyoruz ama üç merdivendeki 30 cm lik kar birikintisini birisinin atmasını bekliyoruz. Düşünce küfür ediyoruz ama yine :)

İşte bu yapımızın hayatımıza yansıması belki şaka yollu olsa da. Korkak millet diyemiyorum çünkü bu toplumun korkak olmadığı tarihimizden belli. Uyuşuk diyebiliriz hadi belki ama hep bir beklenti içinde olmamız garip gerçekten.

Tarih boyunca büyük liderlerin arkasında önemli başarılar elde etmiş bir milletiz. Diğer yandan, aranılan lider olmadığı zaman da çabuk dağılan toparlanamayan bir milletiz. Bu sebeple siyasi profili daha otoriter liderlere belkide yöneliyor, onları seviyor insanlarımız.

Çocukluğumdan gelen bir beklenti var. Atatürk’ün geri geleceği, tekrar bir şeylerin düzeleceği beklentisi. Birisi çıkıp kıvılcım çakacak ve uyanacağız beklentisi… Ne yalan söyleyeyim zor biraz bunun olması. Gerçeklerden gittikçe uzaklaştığımız, gittikçe cehaletin ki bilmiş cehaletinin doruklarına sürerken atımızı halk olarak gerçekten zor gibi görünüyor.

Peşimizden gelen üniversite gençliği daha bilinçli olacağına, gittikçe bu bilinçte uzaklaşıyor. Hangi gençliğe güvenerek sağlam temellere oturtacağın bir ülke yaratabilirsin? Eşitlikçi, ırk/mezhep/cinsiyet ayrımcılığı yapmayan bir ülke yaratmak kolay değildir. Bunun için eğitimsiz kesimin bilinçlenmesini sağlayacak gençler nerede?

Hani diyorum bu merdivenleri temizlediğim küreğin sapıyla şöyle bir girişsek etraftakilere tok tok kafalar kendine gelse. Dua edin sosyalistim lan ben, yoksa kötü döverdim sizleri…

Milliyetçilik

Bir önceki yazımızla arayı soğutmadan milliyetçilik ile ilgili bir yazı yazmak istedim. Siyaseten hırpalanan diğer bazı kavramlar gibi milliyetçilik aslında nedir? Kimler aslında milliyetçi olur? Milliyetçiliğin sınırlarını ülkemizde kimler belirler? Bu ve benzeri konuları masaya yatıracağız. Aslında, ara ara yatırdığımız masada daha derinlere ineceğiz belkide.

Milliyetçilik ve benzeri bir çok kavra ülkemizde farklı dallarıyla gelişmiştir biliyorsunuz. Türkçülük, turancılık, atatürk milliyetçiliği, ulus devlet düşüncesi vb. bir çok dal ile bağlantılıdır aslında. Dünyada da benzer düşünce sistemlerini kendi vatanları için savunanlar yine bildiğimiz gibi resmi tarih olarak verirsek 1789 yılı fransız devrimiyle başlamıştır. Bu tarihten itibaren geçen 150 yılda toplumlardan bazıları bu milliyetçilik akımına sarılarak kendi ulus devletlerini kurmuşlar, özgürlükleri için mücadele vermişler ve büyük savaşlar yapmışlardır. Hep belirttiğimiz ezilen insanların baş kaldırısının yanında bu milliyetçi uyanışların etkisi göz ardı edilemez.

Zamanla bu milliyetçilik kavramının sınırları değişmiştir. Kimisi bu kavramı kendi din ve mezhebi dahilinde, kimisi kendi dili dahilinde ve çoğunlukla kimiside kendi ırkı dahilinde tekrar şekillendirmiştir. Fransız devriminden önce milliyetçilik akımları var mıydı peki? Elbetteki vardı. Lakin, dediğimiz gibi içine kattığınız değerler değişti, neyin milliyetçiliğe girip neyin girmediği de bir tartışma konusu oldu.

Yalnız milliyetçiliğin farklı değerlerden esinlenerek yeniden şekillendirmesi farklı bir şeydir, ırkçılık, kafatasçılık, din ve mezhep ayrımcılığı yaparak bunu “milliyetçilik” adıyla ortaya atılması farklı bir şeydir. 1800′lerde değişen ve özgürlük/hak arayışına giren ezilmiş halk tabakasının örgütlenmek için başvurduğu milliyetçilik anlayışının değiştirilerek bir karşı devrim aracı olarak kullanıldığını görüyoruz. Günümüz modern yönetici sınıfı 1789 devrimiyle haklı bir uyanış içinde kendi özgürlüklerini arayan insanların milliyetçi duygularını kullanarak, kendilerinin ve sermaye çevrelerinin çıkarları doğrultusunda hareket ederek örgütlenmeler sağlamışlar, seçimler kazanmışlar ve kandırılarak savaşlara sürüklenmişlerdir.

Tarihteki en büyük utanç manzaralarından birisi, yine benzer milliyetçilik akımı adı altında kandırılan ve yanlış yönlendirilen alman halkının ikinci dünya savaşı sırasında yahudi insanlara yaptığı soykırımdır. Sadece yahudilere değil, kendi ırkından olup sakatlananlara, özürlülere, sakat doğanlara ve bir çok yazmadığımız sebepten bütün “kendinden” olmayanlara yapılan bu soykırımı insanların akıllarından silmek kolay olmayacaktır.

Ülkemizde ise milliyetçilik akımlarının gelişimi bir hitler faşizmine gitmeden, genel eksende türkçülük üzerinden başlamıştır. 1900 lü yıllarda yavaş yavaş gelişen ve şekillenen akım İttihat ve Terakki kadrolarıyla zirveye ulaşmıştır diyebiliriz. Vatan sever ve korkusuz insanlardan oluşan bu grup, kendi düşünce felsefesi doğrultusunda doğru yanlış eylemlerde bulunmuşlar (konu dışı olduğu için pek ayrıntıya giriyorum), dünya savaşında ve milli mücadelede de etkili rol oynamışlardır. Günümüzde bazı kesimin oldukça karaladığı bir grup olsalar da, ben kendilerinin vatan ve millet sevgilerinden şüphe etmemekle beraber attıkları yanlış adımlardan ders çıkarılması gerektiğini düşünüyorum.

Cumhuriyetin kurulmasıyla beraber “turancılık” akımının engellendiğini, daha doğrusu bu tanımın farklı bir “türkçülük” tanımına çevrildiğini görüyoruz. Bunun önderliğini de yine eski turancılardan Ziya Gökalp yapmıştır zaten. Zaman ilerledikçe, yukarıda da belirttiğimiz gibi dünyada ırkçı ve faşist liderlerin yönetim kademelerinde yükselmesi ve ikinci dünya savaşının başlangıcına gelinmesiyle bu anlayış biraz daha rağbet göresine yol açmıştır. Tabi bu palazlanma, ikinci dünya savaşının bitimiyle beraber biraz Amerika ve İngilterenin de itelemesiyle ülkedeki turan ve türkçü insanların tutuklanmasına ve yargılanmasına yol açmıştır.

Buraya bir çentik atalım. 1944 yılında günümüz MHP teşkilatınında kurucusu Alparslan Türkeşin’de bulunduğu sanıklar türkçü-turancı düşüncelerinden dolayı yargılanıp tutuklandılar hatta işkence gördüler. İçlerinde mesela Nihal Atsız gibi “ırkçı söylemleri” olan insanların yanında kim var ise yargılandı.

Daha sonra 1950′lerde ülkemiz artan Rus tehlikesine karşı Nato ve Amerikan tarafına doğru iyice yönelince, 10 yıl önce kendilerini “siz türkçülük ve turancılık yapıyorsunuz” diyerek yargılayan adamların yanlarına geçerek anti-komunizm safının karşısında yer aldılar! Aslında alınmasında sorun yoktu. Sorun yanlarında yer aldıkları kişilerin savunulan “özgür ve tam bağımsız ülke” sıfatlarını ne kadar taşıdığıydı.

Değişen dünya düzeninde kapitalizmin en büyük korkusu 1970 yılında Uğur Mumcu’nun yazdığı gibi “milliyetçi uyanışlar”dır. Bu sebeple ilk yapacakları iş ülkedeki milliyetçi ve dindar kesimi ele geçirmeye çalışmaktır. MHP’li ve milliyetçi kanadından olan arkadaşlar kızmasın ama Alparslan Türkeş ve arkadaşlarının doğru yanlış fikirleri sebebiyle, 1944′te Amerika ve İngiltere baskısıyla mahkemeye çıkartılıp işkence görmesi ve tutuklanmasından sonra yaşananlar bana garip gelmektedir. Aslında garip değildir, çünkü hepsi planlanmış programlanış hamlelerdir. Vatansever ve milliyetçi liderlerin tespit edildikten sonra kullanılması da ilk defa yapılamaktadır. Alparslan Türkeş daha sonra Orduya geri alınmış, harp okulundan mezun olmuş, Amerika ve Avrupa’da eğitimler görmüş bir insandır. İşte, ülkemizdeki MHP daha doğrusu milliyetçi teşkilatımızın aslında Amerikan destekli olmasının asıl sebebi bence budur.

Ülkedeki milliyetçi grubun sırtını belki Amerika’ya vererek yaşatılmaya çalışılmasına da şaşırmamak gerekmektedir. Sovyetler birliğinin de sol adı altında faaliyetlerini kabul etmek gerekiyor. Ha sonra neler oldu? Orduyu, devleti ve milliyetçi kesimi ele geçiren ve artık söyleyelim kullanan Amerika ve saz arkadaşları, onları asıl tehlikenin “komünizm” olduğunu salık verdiler. Belki bir tehdit olarak gösterilse bile ülkemizin dini, kültürü ve geçmişi göz önüne alındığında hiç bir zaman komünist bir devlet olamayacağını söylemek zor olmasa gerek. Peki yaratılan bu düşmana karşı; bir yanda (haydi komünistleri ayıralım) bütün gerçek Atatürkçülerin, devrimcilerin, aydınların bu torbaya atılıp damgalanacağını tahmin edebiliyor musunuz? Ediyorsunuz, çünkü başka ülkelerde de benzer şeyler yapıldı.

1960-80 arası yaratılan sahte komünizm akımlarında sağ-sol diyerek ellerine silah verilen gençler öldürüldü. Bunların sebeplerini bilen ve ülkeyi yavaş yavaş kemiren kapitalizm yandaşları ise zengin oldu. Ülkemizde, şu an AKP karşısında olan ve vatan severliğinden şüphe duymayacağım insanlara sormak istiyorum; Bizim, yani “kurtçu” veya “anarşist” diyerek öldürülen insanların cesetlerine basarak zengin olan bu insanların neden arkasında durdunuz? Demirel ve ailesinin zenginleşmesini, bakanların yolsuzluk ihalelerini, mafya ve şiddet olaylarını göremediniz mi?

Süleyman Demirel’e ağız dolusu küfür eden arkadaşlarımıza bu yılları da hatırlatmak gerekiyor sanki. Suçlamak değil demek istediğimiz, ama doğrusuyla bunları analiz edip gelecekte yapacaklarımıza karar vermeliyiz. Geçmişte atılan yanlış adımları değerlendirip, ilerde bu adımları tekrar atmamalıyız.

Arkadaşlarımla geçen günlerde yaptığım güzel bir tartışma ortamı yazıyı yazma sebebim. İstiyorum ki, milliyetçilik dediğimiz zaman bunu bir etnik temele oturtmadan yapalım. Tartışılması, konuşulası gereken konu kimin kürt, kimin laz, kimin abaza veya kimin türk olduğu değildir. Milliyetçiliği, milli değerlerimizin sömürülmesinde aramamız gerekiyor. Satılan, hor görülen, eşşek gibi çalıştırılan, öldürülen, dövülen, hakkı verilmeyen insanların hepsi bizim insanımız. Hırsızlığa uğramış insana “sen nerelisin” denmez, öldürülen masum çocuğa “sen hangi millettensin” diye sorulmaz. Bir kişinin hakkı yeniyorsa, o adamın hangi dili konuştuğunun, hangi ırktan olduğunun veya hangi dinden olduğunun bir önemi var mıdır? İşte bizim sahiplenmemiz gereken milliyetçilik anlayışı bu milliyetçilik anlayışı olmalıdır.

Kapitalizm dediğimiz düzenin soygunlarını ve sömürülerini örtmek için kullandığı yöntem işte bu sebeple ırk, mezhep ve din ayrımına dayanmaktadır. Sömürülen insanların konuşması gereken şey kendilerinin nasıl soyulduğu, yolsuzluklar, ihalelerle yaratılan haksız kazançlar, üç kuruşa satılan devlet şirketleri, köprüleri, yolları vs. olmalıdır. Fakat, milliyetçilik/dindarlık/atatürkçülük/solculuk gibi kavramların içi bilerek boşaltıldığı için bunlar adına ataya çalıştığınız adımlar hep akıllara başka şeyler getirecektir. Milliyetçilik faşistlik, dindarlık yobazlık, solculuk anarşistlikle beraber anılmaya başlanmıştır.

Yazının sonunu yine Uğur MUMCU’dan alıntı yaparak kapatmak istiyorum;

“Milliyetçilik, tarih boyunca üzerinde en çok söz edilen kavramlardan birisidir. Siyasal ve ekonomik gelişmeler yeni aşamalara doğru tırmanırken, kimlerin milliyetçi oldukları gün geçtikçe daha da önem kazanmaktadır. Çünkü “kaderde, tasada, kıvançta” ortak olması gereken insanların yaşam kaderleri başka başka koşullarla oluşmaktadır. Bir ülkede kırk bin köy yolsuz, okulsuz ve ışıksızsa, insanlar hastane kapılarında kıvrana kıvrana ölüyorsa, işçiler batı ülkelerinin ışıklı kentlerinde sokak süpürüyorsa, kimlerin milliyetçi oldukları çok ama çok önemlidir.

Milliyetçilik, ulusal sınırlar içerisinde yaşayan yurttaşların insanca yaşaması için verilen savaşın adıdır. Yoksa, sömürücü toprak ağalarıyla, yabancı şirketlerin, kafataslarında seçim sandığı taşıyan siyasetçilerle Mıgırdıç Şellefyanların ve Konya müftülerinin düzeni değildir. Çünkü sömürücülerin milliyeti olmaz. Onlar için önemli olan sadece ve sadece sınıfsal ve kişisel çıkarlardır.

Kapitalizm gerçek bir enternasyonalizmdir. Bugün dünya ekonomisi uluslararası sermaye örgütlerine bağlıdır. Avrupa ekonomisi bile şirket payları yoluyla Amerikan kapitalizminin eline geçmiştir. Bir dolar ya da mark krizinin bütün dünya ekonomilerini etkilediği bir siyasal dönemde, kapitalizmin gerçek gücünü çok yakından izlemek gerekir. Bu gücün, milliyetçi değil enternasyonal bir dayanışma yarattığı, bir ekonomik olgu olarak kabul edilmektedir. Asıl kökü dışarıda olanlar, uluslararası sermayeden güç alan siyasal çevre ve örgütlerdir, demek gerekir.

Milliyetçilik, ülkesinin halkını iç ve dış sömürücülerin ahtapot kollarından kurtarmak isteyenlerin ülküsüdür. Halkçılık ise, milliyetçiliğin toplusal yönünü belirler. Milliyetçi olmayan bir halkçı olamaz. Ancak, halkçı olmayan bir milliyetçiliğinde söz konusu olmaması gerekir. Halkçı olmayan bir milliyetçilik, sadece bir siyasi dolandırıcılık konusudur ve adı da “faşizm”dir!

Halk, birçoklarının sandığı gibi marksizmin bir kavramı değildir. Marksizm, sınıf kavramına dayanır. Halk, marksizmde bir anlam taşımaz, çünkü bir sınıfı tanımlamamaktadır. Halk, ulusal kurtuluş savaşlarının terminolojisinin ürünüdür. Halkçılık, dış sömürüye dayanan  bir düzende, milliyetçiliğin dayandığı sosyal düzendir.

İç ve dış sermaye çevrelerinin egemenliğini savunanlar, imam sarığını seçim sandıklarına sarıp siyaset meydanlarına çıkanlar, yabancı petrol şirketlerinin savunuculuğunu yapanlar, hiç milliyetçi olabilirler mi? Bu uluslar arası sermayenin açık pazarında, yabancı sermaye işportacılığı yapanlar, hiç milliyetçi olabilirler mi?

Böyle bir düzende yaşıyoruz işte. Milliyetçi düşmanlarının milliyetçi, Atatürk düşmanlarının Atatürkçü, halk düşmanlarının halkçı sayıldığı bir ülkede gerçek milliyetçilere düşen görev, korkmadan, yılmadan, usanmadan Türk halkının çıkarlarını savunmaktır. Bu memleket, yabancı sermaye uşaklarının, din sömürücülerinin, siyaset demirbaşlarının değil; Türk halkınındır. Milliyetçilik ise sömürgecilerin değil, Mustafa Kemal devrimcilerinin bayrağıdır.

Ortam, 20 Eylül 1971″

Uğurlar Olsun

Benim bile günlük saçma sapan yaşantım arasında ancak bir arkadaşımın (teşekkürler Arda’cım) hatırladığım bir gün bugün. Çünkü hayatıma bakış açısını kazandıran yazar ve şahsiyetlerden bir tanesinin ölüm günü bugün.

93 yılının 24 Ocak gününde ilginç bir tesadüftür bende Ankara’dayım. Ergenlik başlangıcım olan yılların girişinde yine bir ameliyat maksadıyla gelmiştim Ankara’ya. Mumcu’nun arabasına konulan bombayla öldürülmesini hayal meyal anımsıyorum. “Skrim ben böyle ülkeyi” diyerek bir yıl sonra öğretmenlikten istifa edip Amerika’ya giden dayımı iyi hatırlıyorum ama. Dayımın ve arkadaşlarının “bu adamı da sonunda öldürdüler kimse kalmadı artık” deyişlerini ve evimizdeki o tartışma ortamında olan üzüntüyü unutmadım.

 Ben o zamanlar pek anlamıyordum olanları, dedim ya çocuğum falan 12 yaşlarındayım. Ankara’da ameliyat olduktan sonra babamın bir arkadaşının “geçmiş olsun” a getirdiği Şeker Portakalı kitabını okuyorum. (hani geçen hafta sakıncalı mı değil mi diye inceleme başlatılan). Dayımın kendi siyasi görüşüne paralel bana bir kitap bile verdiğini bilmem o zamanlar. Varsa yoksa dünya klasikleri, romanlar falan. Kitabının sonunda hüngür hüngür ağladığım güzel portakal ağacının ve Zeze’nin hikayesinin devamı olan kitapları okumayı düşündüğüm yıllardayım ben. Beyaz dişi okuyup Alaska’yı hayal ediyoruz, Notre Dame okuyup kiliseyi hayal ediyoruz Paris canlanıyor gözümüzde. Güzel yıllar benim için, hayatın ne kadar boktan olduğunu bilmediğim, ülkede dönen dolaplardan haberimin olmadığı zamanlar işte.

Neden öldürdü? Öldürenlerin amaçları neydi? Bunlar ile ilgili bazı kitaplar ve belgeseller zaten bulunmakta. Ortada bir çok iddia olsa da, bombanın patladığı yerin inceleme yapılmadan “süpürüldüğünü!!!” söylersek durumun garipliğini daha iyi anlayacağınızı düşünüyorum. Peki kim öldürmüş olabilir?

Mumcu, büyük küçük kitaplarını uçlarından okudukça “lan doğru söylemiş” demeye başladığınız bir insan. Dünya ve Türkiye olayları hakkında, o dönemin kısıtlı kaynaklarıyla oldukça bilgi edinen, bunları anlatım ve hitap ile birleştiren gerçekten çok büyük bir yazar. Yazarın kalitesi, yazdıklarının yıllar sonra okunmasından ve öngörülerinin ortaya çıkmasıyla doğru orantılıdır. Genel geçer dünya roman edebiyatını bir kenara itersek, siyasi yazılar yazıp yinede takip edilen bir adam bulmak kolay değildir. İşte Uğur Mumcu bunu başaran bir insandı.

İleri görüşlülüğünün boyutlarını her gün yazdığı yazılardan anlayabiliyorsunuz. “Toplumun alt tabaka dediğimiz kesimine asıl sorunlarını anlatamamamızın suçlusu kim? Onlar mı? Yoksa suçun büyüğü kendini yazar olarak, entellektüel olarak gören kişilerin halktan uzaklaşarak onları yalnız bırakması mıdır?” diyor Uğur Mumcu. Kendi döneminde tekrar tekrar seçimler kazanan Demirel’in ve arkasındaki güçlerin hedeflerini iyi analiz etmiş, başı boş bırakılan tabakayı ele geçirenin ülkeyi ele geçireceğini anlamış ve toplumsal yazılarında sürekli bunlardan bahsetmiştir.

Genel olarak “sol” dediğimiz gruba mensup görünse de, belkide kendi tarafını en çok eleştiren insandır. Geçmişinde ve hala ne yazık ki komünizm ile suçlanmıştır. Lakin iki yazısını okuyan adamın milliyetçi çizgide olan, Atatürk düşünce ve fikirlerine bağlı, sosyal demokrat bir yapıda olduğunu görecektir. Daha çok siyasi yazılarında, solculuğu, Atatürkçülüğü, milliyetçiliği ve dini kullanan insanlara karşı yazılar yazmış ve belgeli gazetecilik yapmaya çalışmıştır.

Düşman aranıyorsa herkes onun düşmanıdır. Sahte dinciler, sahte Atatürkçüler, sahte milliyetçiler, düşüncesi için silaha sarılanlar, kendi ulusunu Amerikanın, Sovyetlerin boyunduruğu altına sokmak isteyenler, teröre destek veren silah tüccarları ve tabii ki ordunun bu kanadı. Ülkemiz, 50′li yıllardan beri Amerikan kapitalist sistemin güdümünde ilerlediğinden en çok bu kişilere karşı mücadele etmiştir. Tabii kendisini ölüme götüren olay son çalışması olan “Kürt Dosyası” araştırmasıdır ve ölümünün sebepleri de bunun etrafında daha çok şekillendirilmektedir.

Bu sebeple “kim öldürdü?” sorusunu araştırmanın ve sonuç beklemenin şu an bir anlamı yoktur. Her şeye bu kadar çomak sokan bir adamın bunca yıl yazı yazmasına müsaade edilmesi bile başlı başına bir lütuftur aslında.

Ne dersek diyelim sonuçta arkasında bıraktığı kitap ve yazıları ile hala yaşayan bir yazar. Ölümünden sonra ailesinin kurduğu vakıf ile kitaplarının derlenmesi ve satışı sağlandı, öğrencilere burslar verildi vs. Onlara da bir teşekkür etmek lazım diye düşünüyorum.

Ayrılırken malum sona bir Uğur MUMCU yazısı eklemek lazım. Okumuşsunuzdur ama ekleyelim yinede. Çoğunun bilmediği “Sesleniş” adlı bir yazısıdır aslında;

Ve Uğurlar olsun büyük yazar, yıllar sonra bile yaşıyorsun yaşayacaksın…

“Dağ gibi, kara yağız birer delikanlıydık. Babamız, sırtında yük taşıyarak getirirdi aşımızı, ekmeğimizi. Arabalar şırıl şırıl ışıklarıyla caddelerden geçerken bizler bir mum ışığında bitirdik kitaplarımızı. Kendimiz gibi yaşayan binlerce yoksulun yüreğini yüreğimizde yaşayarak katıldık o büyük kavgaya. Ecelsiz öldürüldük. Dövüldük, vurulduk, asıldık,

Vurulduk ey halkım, unutma bizi!

Yoksulluğun bükemediği bileklerimize çelik kelepçeler takıldı. İşkence hücrelerinde sabahladık kaç kez. İsteseydik, diplomalarımızı, mor binlikler getiren senetler gibi kullanırdık. Mimardık, mühendistik, doktorduk, avukattık. Yazlık kışlık katlarımız, arabalarımız olurdu. Yüreğimiz, işçiyle birlikte attı. Yaşamımızın en güzel yıllarını, birer taze çiçek gibi verdik topluma. Bizleri yok etmek istediler hep.

Öldürüldük ey halkım, unutma bizi!

Fidan gibi genç kızlardık. hayat, şakırdayan bir şelale gibi akardı göz bebeklerimizden. Yirmi yaşında, yirmi bir yaşında, yirmi iki yaşında, işkencecilerin acımasız ellerine terk edildik. Direndik küçücük yüreğimizle, direndik genç kızlık gururumuzla. Tükürülesi suratlarına karşı bahar çiçekleri gibi. Utanmadılar insanlıklarından, utanmadılar erkekliklerinden.

Hücrelere atıldık ey halkım, unutma bizi!

Ölümcül hastaydık. bağırsaklarımıza düğümlenmişti. Hipokrat yemini etmiş doktor kimlikli işkencecilerin elinde öldürüldük acınmaksızın. Gelinliklerimizin ütüsü bozulmamıştı daha. Cezaevlerine kilitlenmiş kocalarımızın taptaze duyularına, birer mezar taşı gibi savrulduk. Vicdan sustu. hukuk sustu. insanlık sustu.

Göz göre göre öldürüldük ey halkım, unutma bizi!

Kanserdik. Ölüm, her gün bir sinsi yılan gibi dolaşıyordu derilerimizde. Uydurma davalarla kapattılar hücrelere. Hastaydık. Yurt dışına gitseydik kurtulurduk belki. Bir buçuk yaşındaki kızlarımızı öksüz bırakmazdık. Önce kolumuzu, omuz başından keserek yurtseverlik borcumuzun diyeti olarak fırlattık attık önlerine. Sonra da otuz iki yaşında bırakıp gittik bu dünyayı, ecelsiz.

Öldürüldük ey halkım, unutma bizi!

Giresun’daki yoksul köylüler, sizin için öldük. Ege’deki tütün işçileri, sizin için öldük. Doğu’daki topraksız köylüler, sizin için öldük. İstanbul’daki, Ankara’daki işçiler, sizin için öldük. Adana’da paramparça elleriyle, ak pamuk toplayan işçiler, sizin için öldük.

Vurulduk, asıldık, öldürüldük ey halkım, unutma bizi!

Bağımsızlık, Mustafa Kemal’den armağandı bize. Emperyalizmin ahtapot kollarına teslim edilen ülkemizin bağımsızlığı için kan döktük sokaklara. Mezar taşlarımıza basa basa, devleti yönetenler, gizli emirlerle başlarımızı ezmek, kanlarımızı emmek istediler. Amerikan üsleri kaldırılsın dedik, sokak ortasında sorgusuz sualsiz vurdular.

Yirmi iki yaşlarındaydık öldürüldüğümüzde ey halkım, unutma bizi!

Yabancı petrol şirketlerine karşı devletimizi savunduk, komünist dediler. Ülkemiz bağımsız değil dedik, kelepçeyle geldiler üstümüze. Kurtuluş savaşı’nda emperyalizme karşı dalgalandırdığımız bayrağımızı daha da dik tutabilmekti bütün çabamız. Bir kez dinlemediler bizi. Bir kez anlamak istemediler.

Vurulduk ey halkım, unutma bizi!

Henüz çocukluğumuzu bile yaşamamıştık. Bir kadın eline değmemişti ellerimiz. Bir sevgiliden mektup bile alamamıştık daha. Bir gece sabaha karşı, pranga vurulmuş ellerimiz ve ayaklarımızla çıkarıldık idam sehpalarına. Herkes tanıktır ki korkmadık. İçimiz titremedi hiç. Mezar toprağı gibi taptaze, mezar taşı gibi dimdik boynumuzu uzattık yağlı kementlere…

Asıldık ey halkım, unutma bizi!

Bizi öldürenler, bizi asanlar, bizi sokak ortasında vuranlar, ağabeyimiz, babamız yaşlarındaydılar. Ya bu düzenin kirli çarklarına ortak olmuşlardı, ya da susmuşlardı bütün olup bitenlere. Öfkelerini bir gün bile karşısındakilere bağırmamış insanların gözleri önünde öldürüldük. Hukuk adına, özgürlük adına, demokrasi adına. Batı uygarlığı adına, bizleri bir şafak vakti ipe çektiler.

Korkmadan öldük ey halkım, unutma bizi!

Bir gün mezarlarımızda güller açacak ey halkım, unutma bizi!
Bir gün sesimiz, hepinizin kulaklarında yankılanacak ey halkım, unutma bizi!
Özgürlüğe adanmış bir top çiçek gibiyiz şimdi, hep birlikteyiz, ey halkım, unutma bizi, unutma bizi, unutma bizi, unutma bizi…

25 Ağustos 1975″

Olayınız Ne Arkadaşım Sizin?

Yaşadığımız şehir veya ülke insanlarının eskiden beri şaşırtıcı, ilginç, garip veyahutta işte tam bize ait tarzı hep bir farklı hep bir kendine özgü olduğunu düşünmüşümdür. Tabii zaman geçiyor, öğreniyoruz okuyoruz analiz ediyoruz ki başka ülkelerde sanki bizden çok farklı değil. Temel mesele sürekli boğuştuğumuz ırksal dinsel evrenden çok, nasıl bir hayat yaşadığınıza indirgeniyor aslında.

Yani bir Avrupa veya Kanada vatandaşının eğitim ve sistem temeli sayesinde bir yerlere gelmesinin yanında, kendi insanlarının çoğununda ne bileyim Afrikadaki bilmem ne iç savaşından, Çin’de köpek gibi yaşayan bir maden işçisinden, 10 dolara öldürülüp böbreği sökülen orta amerika kunta kintesinden haberi yok. Tamam her şeye duyarlılık falan beklemiyor insan ama kimsenin umurunda değil değil hacı yani.

“ağaçları kesmeyelim, onları sulayalım” deyip isviçre ovalarına ağaç dikmenin yanında bu kişiler yine kendi götlerinin rahatını bırakıpta Afganistana kafayı yoracaklarını hiç sanmıyorum. Yani nasıl diyim millet iki yüzlü olmuş dayı. Moda akımlarını takip edip hamburger yiyelim i phone yapalım ondan sonra “vay yıkılsın dünya emperyalizmi” gelsin “dünyaya modern kölelik getirdiler” iddiaları.

Hani farklı bir şeyler yazayım diyorum yazıyı toparlayamayacağım ulan yine. Hadi İngilizdi Fransızdı onlar neyse de zaten bu sistemin temeli onlar, bizdeki duyarlı aydın kesime ne demeli? Cidden umurlarında mı gerçekten Suriyeliler ne bileyim afrikalılar falan? Bırakın kenara afrikayı uzağa gitmeyin, şehirlerinin fakir varoşlarına girmişler mi?

İşte bunların hepsi bir bütünün küçük parçaları toplum davranışımız adına sanki. Elbiseleri atıp Gandhi olalım demiyorum ama işte arkadaşım biraz daha duyarlı olalım yani. En azından fikirlerde, düşüncede, insan haklarında duyarlı olalım çok şey istemiyorum.

Bu duyarlılık ise ne yazık ki çoğu kişide bulunmamakta. Bırakılım kendi hallerinde takılmayı, fırsat bulduklarında karşı tarafa nasıl kafa göz dalacakları belli değil yani. Bunu her yerde görüyorsunuz, bunun izlerini takip ediyorsunuz her yerde. İnternette yazılanları fazla kaale almayacaksınız falan hikaye aslında. Haber yorumlarının altlarına bakıyorum bazen ve etrafımdaki insanların iç yüzlerini yansıtıyor sanki.

Şu resim mesela bugün gördüm. Suriyedeki muhalifler ele geçirdikleri şehirde Esad yanlılarını aramışlar falan, onlardan olanı bulup vurmuşlar sokak ortasında. Komutanları yapmayın falan demiş de bilmem ne. Alttaki yorumları okuyorum yine işte aynı şeyleri söylüyoruz “kanım dondu, ilginç, cahillik” ama bu başka bir şey. Farklı siyasi yapıları destekleyebilirsiniz, dünya görüşleriniz dinleriniz farklı olabilir. Bu olayı Ağaoğlu’nun şehir planı gibi yorumlayamazsınız ki kardeşim. Birisi evinden çıkartılıp öldürülüyor, adamlar aşağıya “efendim Esad’da 30 bin kişiyi katletti ama..” tarzı artık söyleyelim aptalca yazılar yazıyorlar.

Garip işte yine böyle diyelim belki de söylenecek söz kalmadı. Her şeye cevabınız olamaz arkadaşım, birisinin öldürülmesine bir canlının ölümüne bu kadar nefretle bu kadar kinle destek olmak kim olursa olsun sizi insanlığın en diplerine yerleştirir. Sonra çıkıp “ama benim özgür düşüncem” lafınızı kıçınıza sokabilirsiniz.

Öğretilmesi gereken bir şey var insanlara. Din değil, türklük değil, Atatürkçülük, devrimcilik değil. İnsanlık öğretilmeli ilk önce. Aslında bu gerçekten önemli değerleri doğru yakalayabilirseniz zaten insanlığı da az çok yakalıyorsunuz. Ama işte sahte olduğu için bu duygular, insanlık gibi gerçeklerde tökezliyor ve utandırıyor yani en azından bizi.

Mumcuyu özledim bir yazısıyla devam edilim bundan sonra saygılarımla..

Tespih Yaptım Ulan

Hit olmuş bu şarkı Angarada süper ama

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 500 takipçiye katılın